"UMUT İNSANDA..."

”Her kişide iki hasretli ruh yanyana yaşar: Biri Tanrı, öbürü şeytan yolundadır” Charles Pierre Baudelaire


İnsan psikolojisinden en iyi anlayan yazarların başında gelir Dostoyevski. 1846 yılında yayınlanan ve Dostoyevski’nin ikinci romanı olan “Benzer” adlı yapıt, geleceğin şaheserlerini yaratacak olan Dostoyevski’yi muştulamasının yanı sıra, ondokuzuncu yüzyılın sonlarında çok güncel olacak bir temayı ele alması yönünden oldukça önemli, fakat başarısız bir romandır. (“Benzer” her şeyden önce, özgün bir yapıt değil. Dostoyevski bu yapıtını Puşkin’in “Burun” adlı öyküsüne göre kurgular. Bu durum o kadar öyledir ki, Puşkin’in “Burun” öyküsündeki bazı tümceler, olduğu gibi kurulur Dostoyevski’nin “Benzer” adlı yapıtına. Edebiyat dünyasındaki bu tür aşırmalar o denli çok ki, bu konuyu “vuslat başka bahara” diyerek bir başka yazıya bırakmak daha iyi olacak. Gene de, son bir örnek olarak, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Norveç’li Knut Hamsun’un bazı yapıtlarını, Dostoyevski’den aşırarak oluşturduğunu söyleyelim) .

Dostoyevski’nin “Benzer” adlı yapıtındaki ana-temayı, kısaca insanın kendisinden ve kendi dışındakilerden kaçışı olarak özetleyebiliriz. (İşin doğrusu, bu kaçış leit-motifi Dostoyevski’nin tüm yapıtlarını üzerine kurduğu bir yapı-iskelesidir, ki bunun „doğal“ bir sonucu olarak da Dostoyevski kahramanlarının kişiliklerinin bir nar gibi ortadan bölündüğüne tanık olunur. Çıka çıka şizofreniye çıkar bütün yollar, „Zavallılar“dan „Karamazof Kardeşler“e kadar...)

Dostoyevski’nin ikinci yapıtı olan „Benzer“ adlı yapıttaki baş-kahraman Golyadkin, kendi halinde bir memurdur. Bir gün, bu kendi halinde yaşayan memur Golyadkin, kendisiyle aynı adı taşıyan, kendisine tıpatıp benzeyen bir başka Golyadkin’e rastlar. (Geçerken, 2 numaralı Golyadkin’in gerçekten var olup olmadığı konusunda, edebiyat eleştirmenlerinin hem-fikir olmadığını belirtelim. Bu yazının yazarı, 2 numaralı Golyadkin’in var olmadığı görüşündedir. çünkü, 2 numaralı Golyadkin, asıl Golyadkin’in içinde bulunduğu gerçeklerden kaçışını sağlayan bir araçtır. Değil mi ki, 2 numaralı Golyadkin, asıl ”Golyadkin’in hüviyetinin üstüne oturur, ahbaplarını elinden alır, onu âmirlerinin gözünden düşürür, mevkiini çalar, siler süpürür, zavallı bir gölge haline getirir onu”) .

Dostoyevski hakkında yazdığı kitapta, Golyadkin’in Dostoyevski’nin kendisi olduğunu, Dostoyevski’nin mektuplarına dayanarak öne sürer Henri Troyat: “Ama öteki, sahte Golyadkin, Dostoyevski’nin tâbirince ”Gaasıp”, o kimdi? O da Dostoyevski! Başarılı Dostoyevski, salon adamı Dostoyevski, iltifatlar bekleyen, dostluklar peşinde koşan, kendi tabiatına karşı savaşan Dostoyevski. Kişiliğin ikileşmesi belirmektedir. Bir yanda gerçek Dostoyevski: alçak-gönüllü, gamlı, öfkeci; öte yanda da başarı şımarığı, böbürlenen, gösterişçi, önüne gelene sataşan Dostoyevski...”

Kuşkusuz Dostoyevski’den çok önceleri de ele alınmıştı ”insanın kendinden ve başkalarından kaçışı” teması. (Fakat, Dostoyevski’nin ondokuzuncu yüzyılı simgeleyen belli başlı sanatçılardan olması, bu temanın Dostoyevski tarafından ele almasını oldukça ilginç kılıyor. Yazının ilerleyen bölümlerinde ondokuzuncu yüzyılın belli başlı karakteristiğini çevrimlemeye çalışacağım.)

”İnsanın kendinden ve başkalarından kaçışı”, aralarında Moliere’in de bulunduğu bir çok yazar tarafından da ele alınmıştı. Fakat, Endüstri Devrimi’nin ve hızlı gelişmenin beraberinde getirdiği yabancılaşma, bu kaçışa önemli bir ivme kazandırmıştır. (1800’lü yılların sonuna doğru ortaya çıkarak popülerleşen vampir-romanlarının -sözgelimi ”Dracula”, ”Frankenstein” ve ”Dr. Jekyll and Mr. Hyde” gibi romanların- oluşumunu bir rastlantı olarak değil, insanın insan kanına susamış olduğu bir evreye gelinmesiyle açıklama taraftarıyım. Bu evrenin doruk noktası, sıradan insanların canavarlaştırıldığı İkinci Dünya Savaşı’dır kuşkusuz)

Fransız dilinde „yüzyıl sonu“ anlamına gelen „fin de siécle“, ondokuzuncu yüzyıl sonunu ifade eden, karamsar bir döneme verilen addır. Bu dönemde üretilen sanat yapıtlarının ortak özelliği, insanın parçalanmışlığı temasını işlemiş olmalarıdır. Teknolojik ilerlemenin had safhaya ulaştığı, (Marx’ın deyimiyle) ”katı olan her şeyin buharlaştığı”, buharın ve tekniğin egemenliğini ilân ettiği bir dönemde ansızın yakalanan ve (varoluşçuların deyimiyle) “boşluğa fırlatılmış” insanoğlunun yabancılaşma karşısında çaresiz kaldığı bir zamanda, sanatçılar yeni anlatım yolları bulmak için yeni arayışlara girişmişlerdir. Artık geleneksel sanat kuralları bir tarafa atılmıştır: İzlenimciler için artık perspektifin anlamı yoktur, varsa yoksa ”renk ve leke” vardır. (Monet’nin tekrar tekrar çizdiği zambakları düşünün. Monet için, evren, zambakları oluşturan lekelerden başka bir şey değildi belki de. Zambaklar da evren gibi sonsuz bir devinim içindeydi. Belki de, Heraklit’in ”panta rei” -”her şey akıyor”- tümcesi, izlenimcilerin parolasıydı ya da öyle olmalıydı.) Dışavurumcular içinse, insan psikolojisinin karanlık yönlerinin aydınlatılması (daha doğrusu sergilenmesi) önem taşımaktaydı. Çünkü, Freud’un teorilerinin bilindiği bir çağdaki resim sanatı, Freud’dan önceki kurallara bağlı kalamazdı. Hele böylesi bir tutum ne kübistlerden ne de gerçeküstücülerden beklenebilirdi. çünkü, insanın parçalanma sürecinin dışavurumu, yirminci yüzyılın ilk on yılında kübistlerin ufacık geometrik şekilleriyle doruk noktasına ulaşacaktı, ki bu süreçte, “insana değgin olan hiç bir şey bana yabancı değildir” desturu, yerini “insan insanın kurdudur” anlayışına bırakacaktı yavaş yavaş. Ve yüzyılımız insanlık tarihinin en kanlı savaşlarına, toplama kamplarına, insanın insanı acımasızca kırdığı bir döneme tanık olacaktı. Kuşkusuz bu acılar karşısındaki birey, hem toplumsal hem de bireysel çareler arayacak, bireysel çareler arayanlarsa kaçışlara yönelecekti. (Sanat alanındaki kaçışları, ”sanat, sanat içindir” parolasının etrafında çevrelenen sanatçıların yapıtlarda görebilmek de olanaklı. Bir yandan toplama kamplarında kırılan milyonlarca insan varken, kalkıp “güle ve bülbüle dair” şiir yazmayı savunan bir “saf-sanat” anlayışı, kuşkusuz ki bir kaçışın dile getirilmesidir. Bu kaçış, sanatçının aynı zamanda sorumluluktan da kaçmasıdır. Kabul, sanat önce sanat olmalı. Fakat bu gerçek, sanatçıya fildişi-kulesinde sonsuza kadar kalma hakkı da tanımaz, tanımamalı.)

Ondokuzuncu yüzyılın çağımıza miras bıraktığı bazı olguları yukarıda kaba hatlarıyla çevrimlemeye çalıştım. Ondokuzuncu yüzyıla, insanlık tarihindeki gelişimler açısından özel bir önem veriyorum. Değil mi ki, insanlığın beyni ondokuzuncu yüzyılda bir kaç kez sarsıldı, hatta dağıtıldı. Avrupa’da (Marx’ın deyimiyle) “tek bir yaprağın bile” kıpırdamadığı on yıllardan sonra kıvılcımlanan devrim ateşi, Darwin’in Evrim Teorisi, (ilk kez Engels’in adını koyduğu) Endüstri Devrimi, Freud’un ”Bilinçaltı Teorisi” ve benzeri değişimler ve ilerlemeler, insanlığın değerlerini değiştirdi, dönüştürdü. Gene ondokuzuncu yüzyılda karşılaşıyoruz insanın insana yabancılaşma sürecinin ivme kazanmasına. Bu ivmenin Avrupa sanatındaki yansılarından biri de, “dağ” imgesinin ön plana çıkmasıdır. Nietzsche’nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” adlı yapıtı ile kentin büyüyen bir dağ olarak sunulduğu dışavurumcu ve kübist ressamların tabloları ”dağ” imgesinin ön plana çıktığı bazı yapıtlar. ”Dağ” bir kaçışı, bir inzivayı imliyor. Teknolojik ilerlemenin hızıyla ”katı olan her şeyin buharlaştığı”, buharın egemenliğini ilân ettiği bir dönemde ansızın yakalanan insanoğlunun doğaya dönme ve inzivaya çekilme isteğini de. Bu inzivaya çekilme isteği, yüzyılın en büyük bilim adamlarından Albert Einstein’in yazışma arkadaşı Belçika kraliçesine göndereceği bir mektupta şu sözlerle ifade edilir: “Solitude is the teacher of the personality.” (”İnziva kişiliğin öğretmenidir”.)

Dağa sığınma olgusu, Doğu toplumlarında oldukça olağan bir olgu. (Tek-tanrılı-dinlerin kurumlaşmaya yeni yeni başladığı dönemlerde, her dağın bir Tanrı’sı ve dolayısıyla bir de peygamberi vardı) . Toplumdan kaçma ve dağa sığınma olgusu gelişen endüstriyle birlikte Avrupa insanını da kuşatıyor. Bu kuşatma Doğu toplumlarında olduğu gibi olumlu bir öz içermiyor. Olumsuz, yıkıcı, yabancılaştırıcı bir öz içeriyor. Değil mi ki, endüstri ve beraberinde gelen yalnızlaşma, Avrupa insanını Aşil-topuğundan vuruyor. (Ondokuzuncu yüzyıl sonunda, giderek kalabalıklaşan kentlerde, fiziksel anlamda yan yana, apartmanlarda, dairelerde, birbirine oldukça yakın, fakat tinsel anlamda farklı evrenlerde, birbirinden oldukça uzakta yaşayan insanlar arasında çığ gibi büyümektedir yalnızlık. Bu denli yalnızlığa hazır değildir Avrupa insanı. 1874 yılında yayınlanan Thomas Hardy’nin “Far from the madding crowd” -“Çılgın kalabalıktan uzak”- adlı romanı, bu gerçeği ne güzel veriyor: En korkunç yalnızlıklar, kalabalıklarda yaşanır.)

Gerçi Avrupa insanının yalnızlaşma/yalnız kalma teması, Defoe’nun ”Robinson Crusoe” adlı romanında da ifadesini bulmuştu, ne ki ondokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda yazılan roman ve öykülerde bu yalnızlığın büyük bir karamsarlıkla elele gittiği gözlemlenmektedir. Bu karamsarlık, Kafka’nın romanlarında -özellikle ”Dava”da- doruk noktasına ulaşır.

Özetle, 1890’lardan günümüze kadar üretilen sanat yapıtlarında, umutsuzluğun ağır bastığı gözlemlenmektedir. Umutsuzlukla birlikte, sanatçıların bireysel kaçış yollarına saptıkları gözlemlenmekte ve ”doğal” olarak da sanat yapıtlarında dile getirilen birey de bireysel kaçış yollarını çözüm olarak görmektedir. İnsanoğlunun içinde bulunduğu umutsuz durumu yansıtan sanat yapıtlarından bazılarının varlık nedeni, onları üretenlerin fanteziye sığınma isteklerinden kaynaklanmaktadır. (Bilim-kurgu romanlarını düşününüz.) . Gene de, insanlığın içinde bulunduğu durumu yansıtan bir ayna olarak görülmelidir sanat. İnsanın insana yabancılaşmasını ele alan sanat yapıtlarını üreten sanatçıları ölüme (en azından “sessizlikle ölüme”) mâhkum etmektense, insanın insana yabancılaşmasına karşı cephe almanın daha yararlı olacağına inanıyorum. Ve bu yazıyı, Nâzım Hikmet’in umut hakkında yazdığı dizeleriyle bitiriyorum:

“...
İşler, atom reaktörleri, işler,
yapma aylar geçer güneş doğarken
ve güneş doğarken hiç umut yok mu?
Umut, umut, umut,
umut insanda...”



(1995. Kopenhag) .

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !