MİLLİYETÇİLİK TARTIŞMALARINA BAŞLANGIÇ İÇİN TEORİK BİR ÇERÇEVE -



MİLLİYETÇİLİK TARTIŞMALARINA BAŞLANGIÇ İÇİN TEORİK BİR ÇERÇEVE -1-



Yazan: İsmail Haydar Aksoy
http://www.antoloji.com/ismail_aksoy

 

 

Bu yazı, milliyetçilik konusunu tartışırken teorik bir çerçeve çizmeyi amaçlamaktadır. Yazıda atıfta bulunulan yazarların kitaplarından aktardığım düşünceler tarafımdan özetlenmiştir. Kullandığım kaynakların çoğunun İngilizce olması dolayısıyla, özgün metinde nasıl olduklarını verme gereğini görmüyorum. Bilimsel bir yayın olarak ya da bir kitap formatında yayınlandığında, kuşkusuz ki, kaynakçayı ve sayfa sayılarını da ekleyeceğim. Yazdığım bu yazıdan, kaynak göstererek herkesin faydalanabileceğini belirtmek de istiyorum.

 

 

 

MİLLET NEDİR? MİLLİYETÇİLİK NEDİR?

 

 

Zygmunt Bauman’ın işaret ettiği gibi: “uluslar ve ulus-devletlerle tıka basa dolu bir dünya, ulus-olmayan boşluklardan nefret eder”. Bu sözü henüz bir ulus devlet kuramamış Kürtler ve Türk milliyetçiliği bağlamında anımsamak faydalı olacaktır kanımca.

 

“Ulus” (“millet”), “ulus devlet” ve bu kavramlara bağlı olarak “ulusçuluk” ya da daha yaygın olarak söylendiği gibi “milliyetçilik” kavramlarını tartışmadan önce, tanım getirmek ve teorik bir çerçeve çizmek, yerinde olacaktır.

 

Öncelikle “millet” ve buna bağlı olarak “milliyetçilik” konusunda herkesin hemfikir olduğu, “iki kere iki dört eder” türünden bir tanım bulunmadığını söylemek gerekmektedir. Fakat kavramlar söz konusu olduğunda bir tanım getirme zorunluluğu da bulunmaktadır.

 

Bir kavramı tanımlamak söz konusu olduğunda, baktığımız perspektifin getirdiğimiz tanıma katkısını da hesaba katmak icap eder. (Albert Einstein’in “izafiyet teorisi” ve Niels Bohr’un deneyi yapan kişinin deney sonuçlarını deney ortamında bulunmasıyla bile etkileyebilmesi tarzından gözlemleri, kavramlara tanım getirme durumlarında da uygulama alanı bulabilecek bir teorik bakış olarak görülmelidir). Öznellik kısmen kaçınılmaz olsa bile, amaçlanan tümüyle nesnellik olmalıdır.

 

Eğer bir milletin ezeli ve ebedi olduğuna inanıyorsanız, milliyetçilik konusunda bir hayli yayını bulunan İngiliz sosyolog Anthony D.Smith’in teorik değerlendirmeleri kapsamında “primordialist” olduğunuzu söylemek yanlış olmayacaktır. Örnek vermek gerekirse, Türk milletini Oğuzlar’ın Kayı boyuna bağlayarak, Türkler’in Orta Asya’dan bu yana değişmeden kaldığına inanmak ve sonsuza dek var olacağını tasarlamak, primordialist bir düşüncedir. Millet kavramının primordialist algılanışında, millet değişmez ve statik bir birim olarak algılanır. Milliyetçilik hakkında yazdığı bir çok kitabı Türkçe’ye de çevrilmiş olan Anthony D. Smith, “primordialist” millet anlayışını romantizmin kültürel köktenciliğine bağlamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti ve Türk milliyetçiliği bağlamında, romantizmin kültürel köktenciliğinin “Güneş Dil Teorisi” ve “Türk Tarih Tezi” ile 1929-1937 yılları arasında doruk noktasına ulaştığını, daha sonra ele almak üzere, geçerken belirtiyorum.

 

Millet ve milliyetçilik kavramları bağlamında, 1744-1803 yılları arasında yaşamış Alman filolog Johann Gottfried Herder’in “das Volk” kavramını anımsamakta fayda bulunmaktadır. Herder’in “das Volk”u doğal ve ilk topluluğu anlatmaktadır. “das Volk”u birleştiren ve kültürel bir topluluk olarak sınırlarını çizen en önemli aidiyet işareti dil olmaktadır. Herder’e göre bütün insanların ait olduğu bir kültür vardır; ve bütün kültürler aynı ölçüde iyi ve aynı ölçüde eşsizdir. Her bir bireyin aidiyeti bulunduğu bir topluluk vardır; ve dil gibi kültürel elementlerle bireyin aidiyetinin bulunduğu topluluk ortak bir kimlik yaratır. Sanatçıları, kahramanları, gelenekleri, görenekleri, değerleri, dinsel inançları ve dili de barındıran bir milletin tarihsel hatıraları, kollektif bir hafıza olarak da kendisini gösterir. Aydınlanma Çağı’nın filozofları kültürün “medeniyet” biçiminde dünya çapında yayılması gerektiğini savunurlarken, Romantik Çağ’ın filozofları milletin organik-biyolojik bir birliktelik üzerine inşa edildiğini düşünüyorlardı. Daha açık söylemek gerekirse, Romantik Çağ’ın filozofları millet kavramını ırk temeli üzerine oturtmaktaydılar.

 

Daha sonraki teoriler, milletlerin doğal olarak oluştukları yargısını çürüterek, milletlerin statik birimler olmadıklarına vurgu yapmıştır. Millet, politik, ekonomik ve tarihsel bir konstruksiyondur. Bu konstruksiyon içerisinde, mitler ve semboller çok önemli bir rol oynarlar. Özellikle tarih, bir milletin meşruiyet gerekçesi olarak çok sık kullanılır. (Meşruiyetlerinin gerekçesi olarak yalnızca milletler mi başvurur tarihe? Dinler de meşruiyetlerinin gerekçesini tarihe yaslamak zorunluluğu hisseder. Örnek olarak, İsa Peygamber’in hayatının anlatıldığı “Matta İncili’ni vermek yeterlidir. “Matta İncili”, şöyle başlar: >>İbrahim oğlu, Davut oğlu İsa Mesih’in soyuyla ilgili kayıt şöyledir: İbrahim, İshak’ın babasıydı. İshak, Yakub’un babası; …; …; Elezar, Matan’ın babasıydı. Yakup, Meryem’in kocası Yusuf’un babasıydı. Meryem’den de Mesih denilen İsa doğdu<<. Şimdi sormak yerindedir: Eğer “Matta İncili” İsa Peygamber’in Tanrı’nın oğlu olduğunu iddia ediyorsa, “Kutsal Ruh”tan hamile kaldığı iddia edilen “Meryem Ana”nın kocası Yusuf’un –yukarıdaki alıntıyı yaparken atlayarak verdiğim, neredeyse iki sayfa tutan- şeceresi bizi neden ilgilendirsin ki? Eğer “Matta İncili”nin başlangıcı, İsa Peygamber’e tarihsel bir meşruiyet kazandırmak değilse, ne olabilir ki?)

 

 

 

 

BENEDİCT ANDERSON: HAYALİ BİR CEMAAT OLARAK MİLLET

 

Milliyetçilik konusunda önemli bir kitap olan “Hayali Cemaatler” adlı kitabın yazarı Benedict Anderson, kitap adının da belirttiği gibi, millet kavramını hayal edilmiş bir topluluk olarak niteler. Bir millet hayal edilmiştir, çünkü en küçük millete ait olan bir birey bile ait olduğu milletin diğer bireyleriyle hiçbir zaman tanışamayacaktır. Buna rağmen, o milletin bireylerinde ortak bir topluluk olduklarına dair imgelem her zaman yer alacaktır. “Hayali Cemaat” kavramı millî kimliği zihinsel bir süreç olarak betimler. Görece olarak yeni bir konstruksiyon olsa bile, bir millette bulunan en önemli psikolojik mekanizma, sanki sonsuzluğun doğal bir parçası olarak belirir. Kendini sonsuzluğun doğal bir parçası olarak algılama özelliği, Benedict Anderson’un da vurgu yaptığı üzere, milletin dinle ortak olarak paylaştığı bir özelliktir.

 

Hayali bir cemaat olarak milletin belirli tarihsel koşullar altında ortaya çıktığını belirten Benedict Anderson, millet kavramının aynı zamanda kimlik oluşturabilme özelliğini ön plana çıkarır. Milliyetçiliğin kökenlerini ele aldığı çözümlemesinde, Benedict Anderson’un özellikle ağırlık verdiği husus kitap basımıdır: onbeşinci yüzyılın sonlarında Avrupa’nın büyük kentlerinde dinsel ve bilimsel çalışmalar için kullanılacak kitapların basılması işlevini gören matbaalar ortaya çıkar. Onaltıncı yüzyıldan itibaren Avrupa’daki halklar arasında konuşulan dillerde üretilen edebiyat, Latince’ye oranla çok daha önemli bir yer kazanmaya başladı. Kutsal sayılan Latince karşısında aşama aşama anadillerin güçlenmesi gerçekleşmiştir. Latince okuyup yazan elit kesim bir yana, halklar kendi dillerinde okuyup yazmaya başladı. Bu gelişmenin bir sonucu olarak, belli bir topluluktaki elit kesim giderek evrenselliğini bir tarafa bırakarak, millî değerleri sahiplenmeye başladı. İngilizce, Almanca ve Avrupa’daki diğer dillerdeki edebiyat ürünleri arttı. Böylelikle millî kültürlerin gelişmesi sağlandı.

 

Avrupa’daki dil çokluğu ve matbaa, kapitalizmin ortaya çıkışından çok zaman önce bulunuyordu. Fakat kapitalizmin tarih sahnesine çıkışıyla, Benedict Anderson’un tanımlamasıyla “matbaa kapitalizmi” de ortaya çıktı. Matbaa kapitalizminde ilk doyan pazar, yalnızca elit kesimin giriş yapabildiği Latince kitapların oluşturduğu pazardı. Üretimi ve tüketimi koruyabilmek ve giderek arttırabilmek için, matbaa kapitalizminin yeni pazarlara ihtiyacı bulunmaktaydı. Bu yüzden matbaa kapitalistleri değişik anadillerde kitaplar basmaya başladılar. Piyasa koşulları içerisinde ekonomik açıdan mantıklı olmayacağından, pazar oluşturamayacak denli küçük olan anadillerde, kitap basmamayı uygun gördüler matbaa kapitalistleri.

 

Benedict Anderson’un vurgu yaptığı üzere, yazılı dil, millî kimliklerin oluşturulmasında çok önemli bir yere sahiptir. Yazı, bir toplumdaki bireylerin ortak dayanışma hissetmelerini sağlayabilecek bir rol de üstlenmektedir. Bir toplumda okuma yazma bilmeyenlerin oranı hayli yüksek olsa bile, o toplumda yazı, millî bilincin güçlendirilmesine katkı sağlar. Yazılan şeyi okunduğu zaman anlamak, bireyi toplumun bir parçası olarak algılamaya zorlar. Bir milletin sınırları dışında bulunmak çok sık olarak bir iletişim sorununa yol açar. Bir toplumda yabancı olmak, öncelikli olarak iletişim eksikliği içerisinde bulunmak ve giderek toplumdan dışlanmak anlamına gelmektedir. Bu yüzden aidiyet bağlamında, anadilin rolü oldukça büyüktür.

 

 

 

 

 

ANTHONY D.SMİTH: ETNİE, MİLLÎ KİMLİK, BATILI MİLLİYETÇİLİK / DOĞULU MİLLİYETÇİLİK

 

 

 

Benedict Anderson gibi, Anthony D.Smith de, millî kimliğin kollektif bir kimlik olduğunu ve bir millete bağlı olarak ortaya çıktığını vurgular. Anthony D.Smith’e göre, millî kimliğin en önemli işlevi, insanın içinde yaşadığı kaosu düzenlemek amacıyla, zaman ve mekan içerisinde bir çerçeve oluşturmaktır. Anthony D. Smith’e göre millet büyük bir aile gibi işler. Milliyetçilik için aile metaforu olmazsa olmazlardan biridir: Bir milletin üyeleri birbirlerinin kardeşidirler. Bir millet anavatanda (ya da “ecdad toprağı”nda) yaşar ve aynı anadili konuşur. Gündelik konuşma dilinde bazı milletler kendilerini bir aile olarak da tanımlarlar. Sözgelimi Danimarka dilinde “Familien Danmark” (“Danimarka Ailesi”), Danimarka milletini anlatmak amacıyla kullanılan bir metafordur.

 

Anthony D. Smith’e göre bir millet, tarihsel bir coğrafyayı, ortak mitlerle tarihsel bir hafızayı, bir kitleyle halk kültürünü, ortak bir ekonomiyle ortak vatandaşlık haklarını ve ortak vatandaşlık yükümlülüklerini paylaşan bir grup insanı tanımlar. Anthony D. Smith’e göre iki çeşit milliyetçilik vardır: 1) Teritoryal / Batılı milliyetçilik. 2) Etnik / Doğulu milliyetçilik. Batılı milliyetçilik anlayışı bireysel bir tercihi önkoşul olarak sayar. Batılı milliyetçilik anlayışında, her bir birey hangi ulusa dahil olmak istediğini kendi seçimiyle belirler. Anthony D. Smith’e göre, etnik ya da Doğulu milliyetçilik anlayışında bu tür bir hoşgörüye yer yoktur.

 

Bir millet için ideal olan, kardeşlik, otonomi, birlik ve otantiklik üzerine kurulmuş bulunan, sosyal ve bölünmez bir bütünlüktür. Törenler, bayrak gibi semboller, madeni paralar, millî marşlar, anıtlar ve millî folklor bir milletin üyelerine ortak kültürel mirası ve birliği hatırlatır. Anthony D. Smith, milletlerin etnik grupların politikleşmesi sonucunda ortaya çıktığına da vurgu yapmaktadır. Millî kimlik, belirli bir etnik grubun kültürel bilincinin güncellik kazanmasıyla ortaya çıkabilir.

 

Etnik ortaklık, Anthony D. Smith’in kullandığı kavramla “ethnie”, uzun bir süreç içerisinde yaratılır. Anthony D. Smith’e göre, ethnie’nin gelişmesi tarih öncesi zamana kadar uzanır. Tarihsel bir süreç içerisinde, “ethnie” gelişerek, milliyetçi akımların çekirdeğini oluşturan “mitsel sembolik kompleks” oluşturur. Anthony D. Smith’e göre, bir ethnie altı vasfın toplamıyla oluşan bir formasyondur: ortak bir isim, köken konusunda ortak bir mit, ortak bir tarih, belirgin bir ortak kültür, belirli bir coğrafyayla kurulan bir bağ ve dayanışma duygusu. Bir ethnie diğer ethnie’lerden kültürü sayesinde farklıdır. Bir ethnie’nin kültürü diğer ethnie’nin kültüründen, dili, dini, gelenek ve görenekleri, kurumları, yasaları, folkloru, mimarisi, giysileri, yiyecekleri, müziği ve sanatıyla farklılık gösterebilir. Deri rengi ve dış görünüm bile ethnie’nin gücünü azaltan ya da arttıran faktörler arasında olabilir.

 

Modern çağda, bir milletin oluşmaya başladığı süreç içerisinde, özellikle milliyetçi entellektüellerin görevi bir milletin ortaya çıkışı sürecindeki mitleri öne çıkarmak olmuştur. Bazı tarihsel gerçeklikler aşırı abartmalarla süslenir. Bu abartmaların nedeni, bir milletin üyesi olan herkesin kendisini özdeşleştirebileceği bir tipleme hakkında bilinç oluşturabilmektir.

 

Bir çeşit kollektif kimlik olarak, bir etnik grup, soy sop hakkındaki mitleri ve tarihsel hafızayı ön plana çıkarır. Değişik etnik grupları birbirlerinden ayırt edebilmek için, değişik dinler, gelenekler ve diller yararlanılabilecek faydalı ölçütlerdir. Bir etnik gruba ait olmak demek, bir bireyin bulunduğu durumla ilgili olan bir konum olabilir. Anthony D. Smith’e göre, savaş, fetih, sürgün, göç, göç etmeye zorlanma ve din değiştirme gibi önemli olgular kimliklerin kültürel içeriklerinde önemli bir rol oynarlar.

 

Var olan bir millet ya da millet oluşturabileceği düşünülen bir halk adına, özerklik, birlik ve kimlik edinmek ve bunları sürdürmek için gayret gösteren bir ideolojik hareket olarak tanımlamaktadır milliyetçiliği Anthony D. Smith.

 

Anthony D. Smith’in üzerinde durduğu bir diğer husus da, tümüyle etnik bitişin iki farklı biçimidir: Soykırım (genocid) ve etnik kırım (etnocid). Etnik kırım, zaman zaman “kültürel soykırım” olarak da adlandırılmaktadır. Etnik bir gruba mensup kişilerin amaçlı ve sistematik bir yok edilişe maruz kalması oldukça ender görülen bir olgudur. Anthony D. Smith’in de belirttiği gibi, modern zamanlardan önceki dönemlerde bir ethnie’yi tümüyle yok etmek görece olarak daha kolaydı. Modern zamanlarda, soykırım yerine tercih edilen ise etnik kırımdır.

 

 

(devam edecek)

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !