LATİN AMERİKA EDEBİYATININ ATARDAMARLARI YA DA LATİN AMERİKAR

Borges’in etrafındaki yazarların arasında, varoluşçu yazar ve edebiyat-eleştirmeni Eduardo Mallea (1903-1982) ve Borges’le birlikte ortak kitaplar da yazan ve daha çok kriminal ve Buenos Aires’deki hayatı çok gerçekçi ayrımlarla vererek, mistik ve fantastik bir evren yaratan, 1914 doğumlu Adolfo Bioy Casares de bulunmaktaydı. Casares’in en önemli yapıtlarından, 1940’da basılmış olan ”La invencíon de Morel” (”Morel’in Buluşu”) adlı roman, insanın ölümü bir makina tarafından ortadan kaldırmasını ele almaktadır. Borges gibi Casares de edebiyatı, okurun beklenmedik durumlara (ya da labirentlere) sokulduğu ve bu sayede okurun bir iç-hesaplaşma-şoku yaşayabileceği koşulları bulabildiği bir oyun olarak algılamaktadır.
Arjantin’li bir başka büyük yazar da, 1914-1984 yılları arası yaşamış Julio Cortázar’dır. Cortázar, Brüksel’de doğmuş; Buenos Aires’de Fransızca öğretmeni ve yayıncı olarak çalışmış ve Perón rejimine karşı muhalefetinden ötürü bir süre de hapiste kalmıştır. 1951 yılından itibaren, Paris’te UNESCO adına çevirmenlik yapmış ve Fransız uyruğuna geçmiştir. Cortázar, içinde bulunduğu durumu bir zorunluluk olarak algılamamış, fakat yazdıkları için gerekli uluslararası bir uzaklık olarak değerlendirmiştir. Arjantin’deki 1974 askerî darbesinden sonradır ki, Cortázar kendisini sürgünde kalmaya mahkum hissedecektir. Cortázar, olağanüstü ilk öykülerini Borges’in 1946 yılında kurduğu dergi olan ”Los anales de Buenos Aires” adlı dergide yayınlamaya başlar.
Cortázar, Borges ve Casares’in oyun-teorisiyle açıklanan estetik düşüncesini paylaşmaktaydı (Borges gibi Cortázar da şiiri bir oyun olarak algılıyordu) , fakat onlara oranla çok daha fazla politikti, hatta siyasî görüşleri Borges’inkilerin tam zıttıydı. Cortázar’ın 1963 yılında yayınlanan ”Rayuela” (”Cennet Oyunu”) adlı romanı, hayatı andıran kurgusal ve zihinsel bir oyun üzerine kuruludur. Kitap, bir takım olaylardan, düşünce atlamalarından, yansımalarla alıntılardan oluşmakta ve her bir bölüm iki rakamla belirlenmektedir. Romanın değişik bölümlerinde, karakterler bu edebiyatla ilişkilerin tümüyle kesilmesi gerektiğini öne sürerler. çünkü, edebiyat da hayat kadar tekdüzeliklerden oluşmuştur. Olay örgüsü Paris’le Buenos Aires arasında kurulmuştur ve bu iki büyük kent birbirlerine doğru kaymaya başlarlar. ”Rayuela” (”Cennet Oyunu”) ve Cortázar’ın diğer romanları nasyonalizme karşı yöneltilmiş bir eleştiri ve kültürün tek rehber yapılması çabası olarak yorumlanabilir. Cortázar, Arjantin’in gücü elinde tutan elitini ve askerî yönetimini, 1973 yılında yayınlanan ve başyapıtı sayılan ”Libro de Manuel” (”Manuel’in Kitabı”) ile 1983 yılında yayınlanan ”Deshores” (”Uygunsuz Saatler”) adlı romanlarında eleştirmiştir. Determinist Borges kendi şiirsel oyununu, dönülmez bir kaderin altında eğilen insanlık için bir çeşit avuntu olarak değerlendirirken, Cortázar’ın yazınsal oyun-teorisi anlaşmalara ve kısıtlamalara yöneltilen bir başkaldırıyı dile getirir. Cortázar’ın romanları tekdüze bir mesajı iletmeyi amaçlamaz. Okuyucuyu anlamın dışına çıkarmayı, okuyucunun alışılmış şeyleri yeni bir gözle görmesini sağlamayı amaçlar Cortázar, ve bunu yaparken de insanların gelişimini ve sosyal değişimleri engelleyen anlaşmalara karşı bir tavır takınır. Hemen hemen şiir olarak nitelendirilebilecek öykülerinde kendisini anlatmıştır Cortázar. Fakat romanlarındaki konu, sosyal hayat yapısının sistematik bir şekilde araştırılmasıdır.
Arjantin’li çağdaş öykü ustaları arasında 1911 doğumlu Ernesto Sabato da yer almaktadır. Sabato’nun 1948 yılında yayınlanan ”El túnel” (”Tünel”) adlı ilk yapıtı, bir katilin çözümlenmesidir. Sabato’nun ilk yapıtıyla 1961 yılında yayınlanan ”Sobre heroes y tumbas” (”Kahramanlar Ve Mezarlara Dair”) adlı yapıtı gerçeküstücülüğün filmsel ve montaja dayalı tekniğinden oldukça etkiler taşımaktadır.
Latin Amerika’da sürekli bir avantgard geleneğin olduğu ve seçkin bir sanatın temsilcisi olarak görülmüş biricik ülkelerden biridir Arjantin. Bunun yanı sıra, uluslararası akımları özümsemiş, fakat gene de kendine özgü bir damga bırakmış bir popüler kültüre sahiptir Arjantin. En bilinen örnek, Fernando Solanas’ın 1983 yapımı ”Tangos el exilio de Gardel” (”Sürgün Gardel’in Tangoları”) adlı filminde, cuntadan kaçıp Paris’te yaşayan mültecilerin, tangoyu korkularını ve demokratik bir Arjantin özlemlerini yansıtan bir halk protestosu olarak algılamalarıdır belki de. İki savaş arası döneminde tango kralı olan ve Paris’te ölen Carlos Gardel, generallere karşı yürütülen halk hareketinin simgesi olmuştur uzun bir süre. (Tango, 1890’lı yıllarda, ”bandoneo” denilen bir çeşit armonikanın ana çalgı olarak kullanıldığı halk danslarının bir meyvası olarak doğmuştur, ne ki asıl yaygınlaşması 1910 yıllarında Paris’te gerçekleşmiştir. Tango, altın devrini Arjantin’li Carlos Gardel zamanında yaşadı. Tango’nun ikinci altın devri, Perón’un 1933-1955 yılları arasındaki popülist döneminde gerçekleşti. Altmışlı yetmişli yıllarda, tango popülaritesini pop müzik yüzünden yitirdi; gene de sürgündeki Arjantin’lilerin yokluk, özlem ve kırgınlıklarını dile getirebilecekleri politik bir söylemi barındırdı tango. Tango, militer rejimin Arjantin’de 1983 yılındaki çöküşünden sonra, hem Arjantin’de hem de başka ülkelerde bir rönesans yaşamıştır.)
Bir çok yazar, tango gibi popüler kültür biçemlerine hem sevgiyle hem de ironiyle yaklaşmışlardır. Bu yazarların başında, 1932-1990 yılları arasında yaşamış Manuel Puig gelmektedir. Puig’in romanlarındaki dil, Buenos Aires’e özgü konuşma lehçesi olan ”lunfardo” ’dur. Puig’in, özellikle 1969 yılında yayınlanmış ”Boquitas pintadas” (”Boyalı Ağızlar”) adlı yapıtı, sentimental tangoya oldukça yakın bir çizgidedir. Özellikle Hollywood filmlerinde, yapmacık orta sınıfın tutkulu fantazileriyle yaşadıkları gerçeği, hesaplarını ve dar-kafalılıklarını gölgeleyen sosyal konumları hakkındaki illüzyonlarını dile getirebilecek bir söylem bulmuştur Puig. Büyük başarı kazanan 1969 yılında yayınlanan ”La traicíon de Rita Hayworth” (”Rita Hayworth’un İhaneti”) adlı romanı bir anneyle bir çocuğun konu edinildiği yabancılaştırılmış bir dünyayı ele almaktadır. Puig, kriminal roman türünü, cinsel baskıları ve özgürleşme deneyimini anlatabilmek için kullanır 1973 yılında yayınlanan ”The Buenos Aires Affair” (”Buenos Aires İlişkisi”) adlı yapıtında.
Puig’in popüler kültürün fantezilerini içermeyi başardığı en yetkin yapıtı 1976 yılında yayınlanan El beso de la mujer arana (”Örümcek Kadının Öpücüğü”) adlı yapıtıdır. Bu roman, Buenos Aires’teki bir hapishanede, aynı hücrede kalan iki mahkumun konuşmalarından oluşur. Mahkumlardan biri diktatörlüğe karşı savaşmış aktif bir şehir-gerillası, diğeri de ahlâk kurallarını çiğnemek savıyla tutuklanmış bir eşcinseldir. Mahkumların ikisi de, farklı açılardan totaliter bir rejimin kurbanlarıdır - ve her biri de kendi imgelem dünyasına hapsolmuşlardır. Eylemci şehir-gerillası yalnızca siyasetten anlamakta ve duygusal dünyaya kapatmaktadır kendisini. Eşcinsel mahkumsa dünyayı yalnızca duygusal fantaziler aracılığıyla algılamaktadır, ki bu fantazilerin çoğunu izlemiş olduğu filmler çağrıştırmaktadır O’na. Romanın ilerleyen bölümlerini eşcinsel mahkumun eylemci mahkuma izlediği ve beğendiği filmleri anlatması oluşturur, ve böylelikle mahkumların birbirlerine karşı besledikleri antipati giderek yerini sempatiye ve dostluğa bırakır. Roman, her iki mahkumun da maruz kaldığı baskı (duygusal olanla politik olan) arasındaki bağlantıyı gösterir.
İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yazılan toplumsal yazılarda ve edebiyatta, Latin Amerika kimliği teması kıta yazınında bir leit-motif olmuştur. Bu temanın en sadık işleyicilerinden biri de 1990 yılında Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış 1914 doğumlu Meksika’lı Octavio Paz’dır. Paz, Meksika toplumu ve Kızılderili kalıtını çözümleyen yazılarıyla tartışma gündemine yön vermiştir. Paz’ın 1950 yılında yayınlanan deneme-kitabı El laberinto de la soledad (”Yalnızlığın Labirenti”) hem yerel hem de evrensel özeliklerini ele alır Meksika’nın. Paz, Los Angeles’da yaşayan Meksika’lılar arasında edindiği izlenimlerinden yararlanarak, baskı altında kalan bir kültürün hayatta kalma mücadelesini serer gözler önüne.
Meksika ve ABD’nde yaşayan göçmenlerin ikili kültürlerinde Paz’ın dikkatini çeken Meksika bilincini damgalayan bölünmüşlüktür. Bu bölünmüşlüğü dile getiren sözcüklerden biri olarak görür Paz chingar sözcüğünü, ki anlamı ”iğfal” demektir. Paz, bu sözcüğü Meksika erkekliğinin simgesi olarak algılar, fakat chingar sözcüğünü aynı zamanda ”güvenlikte olamama durumu”na bir simge olarak da yorumlar Paz. Kavramın kökeni kâşiflerin eski Kızılderili Meksika’yı işgal (daha doğrusu iğfal) etmelerine kadar uzanır. Bu dönemde ortaya çıkar bölünmüşlük ve bunun ”doğal” bir sonucu olarak da umutsuzluk duygusu ve kitabın adının gönderme yaptığı yalnızlık. Paz, bu anlamsızlıktan çıkış yolunu çağdaş insanla tarih arasında bir iletişim kurulmasında görür. Bu süreçte, şiire de görev düşer, çünkü şiirsel yaşantıdır kökleri gösteren ve yeniden yaratan. Dil -özellikle şiirsel dil- aracılığıyladır ki, insanoğlu kendisi ve çevresi hakkında bir fikir edinebilir, ve kendini söylence, tarih ve toplum çevreni içerisinde görebilir. Başka bir söylemle, kültürün kökleri sözcüklerin içindedir. şiirin üstlendiği bu görevin dile getirildiği bir çok şiir de yazmıştır Paz. Kızılderili söylenceleriyle başka kültürlerden edinilmiş izlenimlerin harmanlandığı Piedra del sol (”Güneş Taşı”, 1957) örnek olarak verilebilir. Paz’ın şiiri ve topluma yönelttiği eleştirisi her şeyden önce kendine özgü ve yalıtılmış bir şiirsel pratiği ön plana çıkarsa da, görüşlerine bağlığı ve içtenliği bu görüşleri daha bir güçlü kılmaktadır. Paz, şairin yalıtılmışlığını çağdaş insanın yalıtılmışlığını ve kıstırılmışlığını yansıtan bir imge olarak verir.
Latin-Amerika kimliği, kıtanın kültürünü, tarihini ve ekonomisini belirleme de önemli rol oynayan İspanya ve ABD gibi emperyalist güçlerle ilişkileri içerisinde araştırılmalı. Bu ilişkilere özel bir önem veren yazarlar arasında 1928 doğumlu Meksika’lı Carlos Fuentes gelmektedir. ”Artemio Cruz’un Ölümü” adlı romanıyla Meksika Devrimi”ni, ”Terra nostra” (”Bizim Dünyamız”) ’da ise İspanya’dan devralınan (olumlu ve olumsuz) kalıtı ele alır. ABD ile ilişkiler bir çok kitabının ana konusu sayılabilir, özellikle Yaşlı Gringo adlı romanın. 1975 yılında yayınlanan uzun romanı Terra nostra İspanyol tarihine Latin-Amerika perspektifinden bakar ve ortak bir tema etrafında üç bağımsız anlatıyla örülür. Fuentes’in deyimiyle, bu üç bölüm, Hieronymus Bosch tarafından bir kilisenin mihrabını süslemek için yapılmış üç parçadan oluşan ”Arzuların Bahçesi” adlı tablonun işlevini görür. Ortadaki bölüm olan ”Yeni Dünya” ’da bir deniz kazasından sonra, yabancı sahillere çıkan bir adamın öyküsü düşe benzer bir örgü içerisinde anlatılır. Bu kazazedenin ağzından anlatılır tanınmamış uygarlıklarla ve göreneklerle karşılaşmanın öyküsü. Kazazedenin anlattığı uygarlıklar, antik yerli uygarlıklar olan Aztek ve Maya uygarlıklarıdır. Romanın ikinci ve üçüncü bölümleri Güney-Amerika kıtasına değgin olup, iki İspanyol anlatısıyla örülür. İkinci bölüm olan ”Eski dünya”, gezginin öyküsünü İkinci Filip’e anlattığı sarayda geçer. Son bölüm ”Öteki Dünya” aynı zamanda 1500’lü yılların İspanya’sını da göz önünde bulundurur, fakat önce ta Tiberius’un zamanındaki Roma İmparatorluğu’na kadar, sonra da 1999 yılının yeniyıl akşamında Paris’e kadar uzanır. Anlatım biçimi, dil yapısı ve bakış açısı sürekli değişir durur Fuentes’in romanında. Fuentes’in Terra nostra’sı çağdaş Latin-Amerika’yı belirleyen bütün öğeleri bir araya getirmeye çalışan bir kültür slaytı olarak da değerlendirilebilir. Fuentes, İspanyol ve yerli kültür arasındaki bağlantıyı da (özellikle Meksika kimliği açısından) ön plana çıkarmaktadır bu yapıtıyla.
1985 yılında yayınlanan El gringo viejo (Yaşlı Gringo) adlı romanıyla Meksika ve kuzey Amerika kimliklerini, Amerika’lı gazeteci Ambrose Bierce’nin yaşam öyküsünden yararlanarak karşı karşıya getiriyor Fuentes. Ambrose Bierce adlı Amerika’lı gazeteci bir gazeteler zinciri için Meksika Devrimi’ni izlemek için görevlendirilmişti. Bierce’nin ünü, Amerikan iç-savaşı hakkında kaleme aldığı ve 1891 yılında yayınlanan Tales of Soldiers and Civilians (“Askerler Ve Sivillere Dair Masallar”) adlı kitabıyla artmıştı. Ambrose Bierce’yi “El gringo viejo” adlı romanının baş-kahramanı yapmakla Fuentes, iki komşu ülkede patlak veren ve ülkelerin kaderinde önemli bir rol oynayan iç-savaşlar arasında bir bağlantı kuruyordu. Fuentes, Meksika devrimini toprak ve kimlik kazanma hakkı için bir savaşım olarak değerlendirmektedir. Diaz’ın diktatörlüğüne karşı başkaldıranlar hem yoksul, hem de kızılderili kökenliydi. Meksika devrimi aynı zamanda Meksika aristokrasindeki İspanyol ve Avrupa dominansı ile bir hesaplaşmaydı. “El gringo viejo” romanındaki üç önemli kişi olan Amerika’lı gazeteci, devrimci general ve New England’ın genç valisi aracılığıyla, değişik kaynaklardan fışkıran ve değişik dünyaları simgeleyen Meksika ve ABD kültürlerinin karşılaşmasını aktarmak ister Fuentes.
Bir başka önemli Meksika’lı yazar olan Juan Rulfo (1918-1986) , 1953 yılında yayınlanan El llano en llamas (Kızgın Ova) adlı öykü kitabıyla ve 1955 yılında yayınlanan Pedro Páramo adlı romanıyla Meksika’nın bir portresini çizerek, Meksika tarihini kırsal toplum açısından yansıtır. Juan Rulfo’nun özellikle yoğunlaştığı nokta, tarihin ve sosyal koşulların nasıl iç içe geçerek yaşamsal boyutu etkilediği idi. Rulfo’da ölüm hayatın son noktası değil, fakat neredeyse yeni bir şeyin başlangıcı olarak görülür. Çünkü Rulfo’nun yapıtlarındaki insanlar hayatlarını ölüm hakkın-daki bilinçleri aracılığıyla oluştururlar. Pedro Páramo adlı yapıtında, bu ölüm-bilincini söylencelerde yaşamayı sürdüren yitik bir Meksika’yı bulmak ve zamanın akışını durdurmak amacıyla kullanır Rulfo. Romanın anlatıcısı, babasını (yani Pedro Páramo’yu) bulmak için babasının köyüne gelen Pedro Páramo’nun oğullarından biridir. Fakat çok geçmeden Pedro Páramo’nun ölmüş olduğunu öğrenir. Pedro Páramo’nun hayatı ancak anılar ve ölülerin konuşmaları aracılığıyla yeniden yaratılabilir, ki ölülerin sesleri havada yaşamaya devam eder: Romanda ölüler ülkesiyle yaşayanlar ülkesi arasında, ölülerle yaşayanların birbirleriyle konuşabilecekleri bir ülke yaratılır. Hem El llano en llamas (Kızgın Ova) ’da hem de Pedro Páramo’da taşra yaşantısını ve bireysel yazgıları aşarak, Latin-Amerika tarihinin ve imge-dünyasının bir resmini sunar Rulfo. Özellikle zaman perspektifi konusunda: zaman ortadan kaldırılır, ve geçmiş zaman şimdiki zamanın içerisine örülür, her şeyin ölümle yaşam arasında donmuş bir konumda bulunduğu bir durumdan oluşan bir kıyamet atmosferiyle. Rulfo’da ölüm ne başlangıçtır ne de son, fakat cennet ile cehennem arasında bir araf’tır ölüm. Burada nefret ve şiddet en önemli öğelerdir, ve her ikisi de çok anlamsız bir biçimde vardırlar. Rulfo’nun adı anılan iki kitabı da kıta yazarları üzerinde büyük bir etki yaptı ve Rulfo’nun bazı izleyicileri ”büyülü gerçekçilik” akımı etrafında toplandılar.
Büyülü gerçekçilik kavramını Latin-Amerika edebiyatının gerek ABD’nde gerekse de Avrupa’da 1970’li yıllardaki açılımından ayırmak neredeyse olanaksız. Kavram bir çok açılardan yanlış yorumlanmaya açık bir kavram, fakat gene de İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki orta- ve güney-Amerika edebiyatının karakteristiğini vermekte: söylence ve gerçekçilik arasındaki gerilim, içtenlik ve halk-kültürü çıkış noktası kabul edilerek yazabilme yeteneği. Büyülü gerçekçilik kavramı aynı zamanda, hem yazılı-rasyonalist hem de oral-söylensel geleneklere dayanan bir edebiyatın zıtlıklarını da imlemektedir. Belki de Latin-Amerikan gerçekçiliğindeki büyüselliğin nedeni -Carlos Fuentes’in dediği gibi- Latin-Amerika’daki gerçek olayların bütün kurgusal öykülerden daha edebî olmasıdır. Başka bir deyimle, Latin-Amerika edebiyatında büyüsel olan gerçekliğin kendisidir. Latin-Amerika’daki hayat, üretilen edebiyattan çok daha varsıldır.
Juan Rulfo’nun kitapları klaustrofobi örnekleriyle dolar taşar. Yalıtılmış ve nüfus yoğunluklu toplumla ”büyülü gerçekçi” adı verilen yazarlar arasında büyük paralellikler bulunmaktadır. En azından Latin-Amerika’nın hemen her yerde kendinden bahsettiren atılımı söz konusu olduğunda: 1928 doğumlu Kolombiya-’lı Gabriel García Márquez.
Yalıtılmış toplumlar Latin-Amerika kültürünün kapalılığına bir örnek oluşturmaktadırlar, fakat bu yalıtılmışlıktır ki Latin-Amerika’ya özgü söylencelerin ve imgelerin oluşmasını sağlayan. Bu söylenceler ve imgeler, şiddet, ölüm, fanatizm, aşk ve ihtiras gibi temel olguları imlemektedir, ve bu imgeler yazarın gerçekçi bilincinden yansıyan bir tarih yorumlanması olarak iletilir okuyuculara. García Márquez güçlü betimlemelerle Kolombiya’daki taşra toplumunun hayatını yansıtırken, diğer çağdaş Latin-Amerika’lı yazarları etkilediği gibi, İskandinav, İngiliz ve Hint yazarları da etkilemiştir.
Uluslararası üne, 1967 yılında yayınlanan Cien años de soledad (Yüzyıllık Yalnızlık) adlı yapıtıyla ulaşır García Márquez. Daha önce yayınlanan yapıtları, Márquez’in yalıtılmış toplumu betimlemeye ve akla-aykırı öğeleri de içeren detay-gerçekçiliğine doğru yöneleceğine işaret etmişti. 1961 yılında yayınlanan El coronel no tiene quien le escriba (“Albay’a Kimse Mektup Yazmıyor”) adlı roman bu türden bir romandır. Bu romanda, emekli bir Albay, ki aynı zamanda bir iç-savaş-kahramanıdır bu Albay- hakkı olduğuna inandığı bir emekli aylığını bekler de durur boş yere. Albayın oturduğu köy, oğlunu öldüren düşmanlar tarafından işgal edilmiştir. Açlık sınırında yapayalnız yaşayan Albay, direnmekte ve teslim olmamaktadır, tıpkı oğlundan kalan dövüşken horoz gibi. Albay, Latin-Amerika’nın bir simgesi olarak belirmektedir: inatçı, mağrur, fakat değişimin dışarıdan, kendiliğinden geleceği gibi gerçekçi olmayan beklentiler içerisinde. Albay, içinde yaşadığı o küçük taşra toplumunun katı kurallarıyla sıkı sıkıya belirlenmiş bir kaderi yaşamaktadır gene de.
1955 yılında yayınlanan ilk kitabı La hojarasca (“Yaprak Fırtınası”) ile García Márquez’in ”Yüzyıllık Yalnızlık” adlı romanla dünya çapında tanıtacağı, Márquez’in doğum kentinden esinlenerek yarattığı küçük kent Macondo’yla karşılaşıyoruz. ”Yaprak Fırtınası” ile ”Yüzyıllık Yalnızlık” denizden olabildiğince uzağa kurulmuş, Buendía ailesi tarafından temelleri atılmış, bataklık bir bölgede ve bir cangıla yakın olan ve tamamıyla yalıtılmış bir kenti betimler. “Yüzyıllık Yalnızlık”, Buendía ailesini ve her şeyin kendine özgü bir anlamı ve ritmi bulunan ve dünyadaki hiç bir kente benzemeyen Macondo’nun öyküsünü anlatır. Yeni buluşlar ve ilerlemeler, kente kapalı ve görünüşe göre değişmez görüneni aşan bilgeliği simgeleyen gezgin çingeneler tarafından ulaştırılır. Parşömenlerinde Buendía ailesinin bütün soy-ağacı bulunan çingene Melchiades’in özel bir önemi vardır romanda. Buendía ailesi kendilerini dünyanın en masum insanları olarak gören hayalciler olarak görülür. Macondo’ya kötülükler yüzyıllık bir iç-savaş olarak dışarıdan gelir: yabancı bir şirket bölgede yetişen muzlara yatırım yapar, sömürü başlar ve üç bin kişinin ölümüyle sonuçlanan bir sorun oluşmaya başlar. Ya da bir doğal afet olarak kendisini gösterir kötülükler: dört yıl süren bir fırtına. Böylelikle sürer gider yaşantı bu küçük kentte, tıpkı Eski Ahit’te anlatılan yedi kötü yıl gibi. García Márquez’in betimlediği ve oluşturduğu dünya, aynı anda gerçekçi, masalsı ve doğaüstü olma özellikleri taşıyor ki, bu özellikler daha sonraki romanlarında da (”Başkan Babamızın Sonbaharı” ile ”Kolera Zamanında Aşk” ’ta da) sürecektir.

- Devam edecektir-

İsmail Aksoy.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !