Anadolu Arabeskleri - John Updike'dan Çeviri
Anadolu
Arabeskleri
Günümüz Türkiye’sinin Modernist Bir Romanı
http://www.newyorker.com/archive/2004/08/30/040830crbo_books?currentPage=1
Yazan: John Updike
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
http://www.antoloji.com.tr/ismail_aksoy
Orhan Pamuk’un yeni romanı “Kar” (Türkçe’den Maureen Freely tarafından
çevrildi; Knapf; $26), modernist genleri oldukça fazlasıyla barındırmaktadır.
Proust’un “Geçmiş Zamanı Anımsama”sı gibi, yeniden oluşturulan bir hafızanın
merkezindeki mekanizmayı barındırıyor ve kendi kompozisyonunu oluşturma vaadiyle
bitiyor. Romanın kahramanı, bir şair, Ka adı altında anılıyor. Kafka’nın
“Şato”daki K’sine bir gönderme olduğunu görmemek çok zor olsa gerek. Romanın
çerçevesi, bahtsız taşra kenti Kars’tır – “kar” sözcüğü “kar” demek olsa da,
Kars günümüz Türkiye’sinin kuzey doğu köşesinde, Ermenistan’a yakın bir yerdir.
Kars, 1386 yılında Timurlenk tarafından tahrip edilmişti, ve ondokuzuncu
yüzyılda ve yirminci yüzyılın başlarında Rusya’nın egemenliği altındaydı.
Dağlarla çevrili kentin karla kaplı olduğu 4 telaşlı gün boyunca, Thomas
Mann’ın “Sihirli Dağ”daki sanatoryumunun tartışmayla dopdolu mikro kozmosu,
Dostoyevski’nin “Ecinniler”deki adı söylenmedik “kentimiz”in öldürücü soluğu
hissedilir. Postmodernizmin afili tini de Pamuk’un çetin anlatısının
gölgelerini ve sarmal merdivenlerini de sıklıkla ziyaret etmektedir. Pamuk,
İtalo Calvino gibi, örüntü oluşturma tutkusu içindedir; Joyce’un Dublin
konusundaki takıntısı gibi, Pamuk, Kars’ın haritasını çıkarıyor ve diagramsı
bir kar tanesi şeklinde Ka’nın 19 adet şiirini sıralıyor orada. Her küçük
çukurcuktaki anaforda merakla akmamakta değildir “Kar”. Raymond Queneau gibi,
Pamuk da yeteneklidir, ışıklı, absürdist bir dokunuşla, bu aldırışsız ve kaotik
evrende gülünç olana dek, artık hiçbir konuyu içermeyene dek uzattıkça uzatır
hikâyenin gülünç konusunu. Gerçek olmayan gerçeklik cezbetmiştir O’nu, sahte
gerçek, teatral performans, ve “Kar” politik bakış açısında, yanılsama ve
gerçekliğin şaşırtıcı bir şekilde birbirine dolandığı, Kars Millî
Tiyatrosu’ndaki iki gecelik performansta konumlanmıştır.
Protest ve bildirinin hızla melodramatik klişelere dönüşerek eskidiği, halk
vakaları komedisi, günümüz Türkiye’sinin bazı trajik gerçekliklerini
kaplamaktadır: fırsat yoksunluğu işsiz erkekleri sonsuzca kıraathanelerde
televizyon seyretmeye yöneltir; Kemal Atatürk tarafından 1920’lerde temeli
atılmış laiklik ile politik İslâm’ın yakın zamanlardaki yükselişi; kadınların
başörtüsü sorununun yakıcılığı; Batılılaşmış bir elit ile dinci yığınlar
arasındaki kültürel uçurum. Coğrafik olarak, Türkiye hem Avrupa’da hem de
Asya’dadır; Türkiye’nin tarihi Osmanlı sultanlarının şanlı emperyal bir
bölümünü de içerir, uzun bir gerilemeden sonra, Atatürk döneminde laik,
çağdaşlaştırıcı bir devrimi de. Oradaki gelenekte yalnızca fes ve türban
takılmaz, fakat İslam karşıtı Ordu’nun üniforması da giyilir.
Almanya’da politik sürgünde 12 yıl kalmış, 42 yaşında, bekâr bir İstanbullu
olan Ka, 20 yıl kadar önce kısa bir ziyaret yaptığı Kars’a, bir arkadaşının
gazetesi için, bölgede salgın halinde genç kadınlar arasında vuku bulan intihar
olaylarını araştırmak ve haber yapmak ve üniversiteden sınıf arkadaşı güzel
İpek’i aramak amacıyla gelir. Ka’nın öğrendiğine göre, İpek kocası Muhtar’dan
ayrılmıştır. Muhtar da, Belediye Başkanlığı’na adaylığını koymuş, eski bir
tanıdıktır. Bu seçim, izleyen günlerdeki diğer karmaşıklıkların ve
karakterlerin gerçek bir tipisi altında gömülmüştür. Giderek bozulan mimarisi,
daha önceki Ermeni ve Rus sakinlerinin şiirsel rayihasıyla Anadolu, Amerikan
okuyucuya bir masaldaki adlar gibi yabancı gelecek Türk isimlerini taşıyanları
şeneltmektedir: İpek, Kadife, Zahide, Sunay Zaim, Funda Eser, Güner Bener,
Hakan Özge, Mesut, Fazıl, Necip, Teslime, Abdurrahim Öz, Osman Nuri Çolak,
Tarkut Ölçün, ve (Ka’nın gizli tuttuğu tam adı) Kerim Alakuşoğlu.
Kendisinin güncel olarak üstlendiği gazetecilik rolünde, Ka yerel bir bakış
açısının izini sürme imkanı bulur, sıralarsak (kendisine “eğer mutsuzluk,
intihar için gerçek bir neden olsaydı, Türkiye’deki kadınların yarısının
kendilerini öldürmeleri gerekirdi” diyen) vali muavini, yumuşak huylu din
hocası Şeyh Saadettin Efendi, yasa tanımaz terörist Mavi ve İpek’in kız
kardeşi, kadınların şereflerini göstermeleri için en sonunda intihar etmelerini
öneren başörtüsü takan Kadife: “İntihar ettikleri an, bir kadının nasıl yalnız
olduğunu ve bir kadın olmanın gerçekte ne anlama geldiğini, en iyi anladıkları
zamandır”. Ka’nın ziyaretinin ilk zamanlarında, İpek kısaca durumu özetler:
“Erkekler kendilerini dine veriyor, ve kadınlar kendi kendilerini öldürüyor”.
Nedenini sorduğu zaman, “acele cevaplar için kendisini sıkıştırarak bir yere
varamayacağını anlatan bir bakış”la yanıt veriyor. Fakat sorun, dört yüzden
daha fazla sayfa boyunca, daha etkili bir şekilde canlanan konular tarafından
soluklaşıyor: Ka’nın dirilen şiirler yazabilme yeteneği; Frankfurt’ta
sürgündeki bir Türk şairi konumunda marjinal bir varlık olarak kendisine
katılması amacıyla İpek’i kendisiyle evlenmeye ikna etmesi konusundaki çetrefil
seferberliği; Kars imam hatip lisesinde birçok genç öğrenciyle (Necip, Fazıl)
kendisinin ve diğer Avrupalılaşmış Türkler’in zorunlu olarak ateist olup
olmadıkları hakkındaki tartışmalar; ve, hikayenin en çok trajik-komik
düğümünde, şiddet yanlısı bir Kemalist (laiklik taraftarı, politik İslam
karşıtı) darbe, karla kaplı belediyede, tecrübeli gezgin aktör Sunay Zaim
tarafından planlanıp sahnelenir.
Başörtüsünü yasaklayan bir eğitim görevlisinin öldürülüşüne Kars’taki ilk
gününde tanık olan Ka, çok yönlü entrikaların içine giderek daha fazla
karışmaktadır ve bir heyecan romanının kahramanı gibi mekik dokumaktadır; fakat
kendisine yüksek bir gücün şiirler dikte ettiğiyle meşgul olan bir kulağı
olduğundan ve kendi belirsizlikleriyle sürekli kaygı duyduğundan ötürü,
böylelikle kendisine inanılmaktadır. Tanrı’ya inanıyor mu yoksa inanmıyor mu?
Mutluluk ulaşmaya değer mi? İpek’le esrik bir ara bölümden sonra, “en büyük
mutluluk güzel, akıllı bir kıza sarılmak ve bir köşede oturup şiir yazmaktır”
diye karar verir. Fakat bu sıradan çıkarsama bile şüphelerinin altında eriyip
gider: Frankfurt’ta “ezen, ruhu mahveden bir acının mutluluklarını yiyeceğini”
önceden sezinler. Ve başlıca terörist eylemi görünüşe göre kadınları baştan
çıkarmak olan yakışıklı Mavi, “mutluluğu arayan insanlar asla bulamazlar” diye
garanti verir kendisine.
Titrek, Türk değişkenliğinin somut hali olarak, Ka’nın yansıması, bir İkiz’i
olduğunu öğreniyoruz. “Romancı Orhan” birinci kişinin sesini giderek artan bir
konuşkanlıkla ve mevcudiyetle üstlendiğinde, bir yakın-ikiz kazanıyor Ka (bu
yazarın yakın-ikiz konusunda bir zayıflığı var, birbiri içine geçen erkekler,
“Beyaz Kale”deki on yedinci yüzyıl İtalyan kölesi ve onun Müslüman efendisi, ya
da bu romandaki Necip ile Fazıl gibi). Sonra ortaya çıkıyor ki, Orhan, Kars’a
arkadaşı Ka’nın serüvenlerini araştırmak amacıyla dört yıl sonra seyahat etmiş.
Anlatının alt-metni sofistike ve itibar kazanmış bir yazarın tez araştırması
–şaşırtısı- olarak meydana çıkar milletin geri kalmışlığında, önyargısında, ve
sefaletinde. Ka’nın iç vaziyetleri olan –aralıklarla gelen ilham saadetinin,
erotik fethin romantik düşlerinin, çocukluğun bakirliğine duyulan yoğun
nostaljinin, İslam’ın doğru olduğu ve Tanrı’nın var olduğu yönündeki değişken
duygusunun- dünyanın ekonomik ve politik verileriyle ne bağlantısı olabilir?
Onunki İslam’ı hizmetçilere terk eden ve hoş sokağa çıkma yasaklarıyla ve
radyodan yayınlanan askeri müzikleriyle askeri darbeleri bağra basan sosyal
sınıftır. Ka’nın arkadaşı ve rakibi Muhtar, polis tarafından dövüldüğünde, “Ka,
Muhtar’ın bu dövülmede kurtuluş bulduğunu tasarımladı; ülkesinin aptallığı ve
sefaletinde duyduğu tinsel ıstıraptan ve suçluluktan kurtarmış olmalı kendini”.
Ka’nın birden doğaçlanan ondokuz şiirinden alıntılanan dizeler yalnızca
şunlardır:
Kollarına almak için annen bile gelse cennetten,
Kötü niyetli baban bir gece anneni dövmeden gitmesine izin verse bile,
Hâlâ meteliksiz kalacaksın, donacak kakan, ruhun solacak hâlâ,
umut yok!
Kars’ta yaşamaktan ötürü yeterince mutsuzsan, tuvalette kendi kendinin sifonunu
çekebilirsin.
Mutsuz olan, gene de, itiraz eder: politik bir toplantı sırasında, patetik,
komik, sevimlice mücadele verilerek Frankfurter Rundschau’ya bir demeç
tasarlanırken, hararetli genç bir Kürt haykırır, “Aptal değiliz biz, yalnızca
fakiriz!” Devam eder, “Bir Batılı fakir bir ülkeden gelen birine rastladığında,
derin hor görü hisseder. Fakir adamın kafasının içi ülkesini sefalete ve
ümitsizliğe saplamış saçmalıklarla doludur diye varsayar”. Yazarın kendisi,
kendi ifadesiyle “belki de... hikâyemizin kalbine” vararak, sorar:
Daha derin ıstıraplardan, daha büyük mahrumiyetlerden ve kendi bildiklerimizden
daha da ezici olan hayal kırıklıklarından ötürü acı çekmişleri, ne kadar
anlayabilmeyi umut edebiliriz? Dünyanın zengin ve güçlü olanları kendilerini
geri kalanların ayakkabıları içine soksalar bile, etraflarında bulunan zavallı
milyonlarca acı çekeni gerçekten ne kadar anlayabilirler? Öyleyse, romancı
Orhan, şair arkadaşının zor ve acı dolu hayatının karanlık köşelerine dikkatle
baktığında: Gerçekte ne kadar görebilir?
Böylelikle estetik ve özel tutku Ka için can alıcı geri dönüş yolu, bir anlamda
politika üstü olur. Hayal ürünlerine imkan tanıdığı gibi, bir toplumu
birleştirir empati. Fakat zengin ve güç sahibi, bir zaman tasarımladığı gibi
daha az şanslı olanın ayakkabılarına mı düşürmeli yolunu, rotasını değiştirmeli
ve sahip olduklarını terk mi etmeli, Buddha’nın ve İsa’nın tavsiye ettiği gibi?
Ve eğer böyle yaparlarsa yeterince iyi olur mu? Anlaşmazlıklar, sınıflar ve
milletler arasında değil, fakat sıklıkla birbirlerini çok iyi anlayan gruplar
arasında çıkmıyor mu? Aynı ödül için yarışıyorlar, aynı ülke için, aynı
kaynakların kontrolü için. İmgelemlerimize Türkiye’deki halihazırdaki koşullar
düşse bile, kapsamı, tarafsızlığı ve nüktedanlığı güçlü Pamuk’un vicdanla dolu
ve dikkatle yapılmış romanı bizleri kışkırtmamaktadır. Kars darbesi
yapıldığında işsiz gençlik arasındaki şevk, kuru bir yazar yorumuna yol açar
“Dün geceki olayların, ahlâksızlığın ve işsizliğin artık hoş görülmeyeceği yeni
bir çağın başlangıcına işaret ettiğini düşündüler görünüşe göre; sanki ordunun
kendilerine ayan beyan iş bulmak için müdahale ettiğini düşünmüşlerdi”. Böylesi
gerçekçi yazgıcılık, ve “bütün sanatların kaynağı gizli müziği dinlemek” olan
şairin vazifesi ve “hayatın gizli bir geometrisi olduğu”na inanmak, “Kar”ın
kanlı ideolojik mücadelelerini süzmektedir. Daha umursamaz olabiliriz, fakat
çok fazla da olamayız. Rahatsız edici bir şekilde müzakereci, düzenbaz, eylem
adamı rolüne saplanan, sürükleyen hayaletimsi bir varoluşu bulunmaktadır
Ka’nın; en nihayetinde acı çektiği kararlı eylemi hangisidir, en azından benim
için belirgin değil. Büyülenmiş gibi güzel ve akıllı İpek için beslediği aşk da
kapsayıcı olamamakta. Belki izleri Heminway’da bulunabilecek muammamsı bir
soğukluğu bulunuyor sevgililerin aralarındaki konuşmalarının:
“İslam hakkında bize öğretilen her şeyi öğrendim, fakat sonra unuttum. Şimdi
İslam hakkında bildiğim her şeyi Çağrı filminden biliyorum – Anthony Quinn’in
oynadığı film, biliyorsun”. Ka gülümsedi. “Çok zaman olmadı Almanya’da Türk
kanalında gösterildi- fakat, ne hikmetse Almanca olarak. Bu akşam buradasın,
değil mi?”
“Evet”.
“Çünkü sana şiirimi yeniden okumak isterim”, dedi Ka, not defterini cebine
koyarken. “Güzel olduğunu düşünüyor musun?”
“Evet, gerçekten, güzel”.
“Onda güzel olan nedir?”
“Bilmiyorum, güzel sadece”, dedi İpek. Gitmek için kapıyı açtı. Ka kollarıyla
sarmaladı onu ve ağzından öptü.
Maureen Freely’nin çevirisi akıcı ve baştan sona anlaşılır olmasına rağmen,
Türkçe okunması daha iyidir belki. Eğer zaman zaman “Kar” cılızlaşmış ve donuk
görünüyorsa, unutmamalıyız ki, günümüz İslam dünyasındaki fikir hürriyetine ve
gerçekleri aramaya karşı yürütülen sansürcü fanatikliğin cani savaşından ötürü
de, baş örtüsü ya da dinsel inanç konusunun çapraşıklığından ötürü de, Türkiye’de
dürüstçe yazmak cesaret gerektirmektedir. Görece olarak genç, elli iki
yaşındaki Pamuk, bu ülkenin Nobel Ödülü için en isabetli adaylığına hak
kazanmaktadır, ve İslam’ın son galibinin yakın suikastını aklından geçirmiş
olmalı. Büyük bir eser üretebilmek açıkça rahatsızlık verici ve kışkırtıcı
olarak şaşırtıcıdır, ve yazarın alışılmış kadim eğiliminin tohumuna rağmen,
zaman ve mekan kurgusu ile konusu bütünüyle çağdaştır, sanatın bazen onun en
tarafsız icracılarını ziyaret etmesinden cesaret alıyor.
Çevirenin notları:
1) İngilizce’deki “arabesque” sözcüğüyle, Türkçe’de “arabesk” denilince akla
gelen yoz müziğin hiçbir ilgisi bulunmuyor. “Arabesque” İngilizce’de de bir
müzik terimi olarak kullanılmaktadır; belirtmeliyim: Klasik Müzik’te “arabesque”
demek, zarifçe birbirlerine eklemlenmiş küçük “piyano yapıtı” demektir.
Schumann ve Debussy’nin de aralarında olduğu bazı besteciler tarafından bu
terim kullanılmıştır.
“Arabesque”, İslam sanatında, özelikle cami duvarlarını süslemek amacıyla
kullanılan önemli bir unsur anlamına gelmektedir. (“Arabesque” örneği aşağıdaki
linkten görülebilir:
http://en.wikipedia.org/wiki/Image:Arabescos_en_la_Alhambra.JPG
John Updike’ın yazısının başlığında “Anadolu Arabeskleri” diye geçmektedir.
Updike, yazının içeriğini de göz önünde tuttuğumuz zaman, Ferit Orhan Pamuk’un
“Kar” adlı romanının birbirine eklemlenmiş bir çok katmandan oluştuğuna
gönderme yapmaktadır.
2) “Most likely”, İngilizce’de bir deyimdir. “Çok olası” anlamına gelir. Fakat,
yazının bütünlüğü içerisinde “Pamuk, relatively young as he is, at the age of
fifty-two, qualifies as that country’s most likely candidate for the Nobel
Prize, and the near-assassination of Islam’s last winner must cross his mind”
cümlesini, (“Görece olarak genç, elli iki yaşındaki Pamuk, bu ülkenin Nobel
Ödülü için en isabetli adaylığına hak kazanmaktadır, ve "İslam’ın son
galibinin yakın suikastını aklından geçirmiş olmalı”” şeklinde) çevirmenin daha
doğru olduğunu iddia ediyorum.
3) “"İslam’ın son galibinin yakın suikastını aklından geçirmiş olmalı”
gibi bir cümleyi ben kurmadım. Yalçın Küçük’e göre en “büyük” eleştirmenlerden
John Updike kurmuştur. Ben yalnızca John Updike’ın yazdığını tercüme ettim.
"İslam’ın
son galibinin yakın suikastını aklından geçirmiş olmalı” cümlesindeki "son
galip" deyimiyle, John Updike’ın 11 Eylül 2001 tarihinde New York’taki
İkiz Kuleler’e yapılan eylemin arkasında olduğunu düşündüğü El-Kaide adlı
örgütün lideri Usama Bin Ladin’i kast ettiğini sanıyorum. "Yakın
suikast" yakın bir mesafeden yapılmış bir suikast olarak algılanabilir.
Aynı zamanda, yakın zamanlarda olmuş bir suikast olarak da algılamak mümkündür.
Bu yüzden "near-assasination"ı çevirirken "yakın suikast"
olarak karşılamayı ve çift anlamda anlama olasılığını açık bırakmayı tercih
ediyorum.
Kennedy’nin
öldürülmesi, İngilizce “Kennedy’s assasination” olarak ifade edildiği gibi,
“assasination of Kennedy” olarak da söylenebilmektedir. (Bildiğiniz gibi,
>>of<< ve >>’s<< İngilizce’de iyelik de
belirtmektedirler. Sözgelimi, “The Best of Elton John” denildiği zaman Elton
John’un en iyi şarkılarının toplandığı kaset/albüm/CD kast edilir).
“Assasination
of Kennedy” kalıbından yola çıkarak, “the near-assasination of Islam’s last
winner” cümlesiyle suikaste maruz kalmış biri olduğu ve bu kişinin, İslam
dünyasından ödül kazanmış biri (bu arada Necip Mahfuz) olabileceğini düşünmek
ihtimal dahilindedir. Fakat, John Updike’ın kurduğu cümledeki muhatabın Necip
Mahfuz olamayacağını iki nedenden ötürü, öne sürüyorum.
Nedenlerden
biri, daha önce yazdığım gibi, Mahfuz’un Koptik bir İsevî olmasıdır. Mahfuz,
Müslüman olmadığından ötürü, “Islam’s last winner” tanımlamasının muhatabı
olamamaktadır. Öbür nedeni ise, yazının yazıldığı 2004 yılı tarihi itibarıyla,
Nobel Ödülü kazanan ve İslam dünyasından gelen son kişinin 2003 yılı Nobel
Barış Ödülü sahibi, İranlı hukukçu Şirin Ebadi olmasıdır.
Telepati
kurarak Updike’ın ne kast etmiş olabileceğini öğrenebilmem mümkün değildir.
Eğer Updike yukarıda bahis konusu olan cümlesinde Mahfuz’u kast etmişse,
yukarıda bulunan nedenlerden ötürü Updike bilgisizliğini de sergilemiş
olmaktadır.
Geçerken
belirtme ihtiyacı duyuyorum, eğer “last” varsa bir de “first” olması icap eder.
Eğer Updike “Islam’s last winner” cümlesiyle, İslâm dünyasından Nobel Edebiyat
ödülünü almış son kişi ise, “Islam’s first winner” kim olabilir?
Yukarıda
saydığım nedenlerden ötürü, “the near-assasination of Islam’s last winner” cümlesini
çevirimde bulunduğu tarz çevirmenin doğru olduğunu düşünmekteyim.
Varsayalım
ki bu hususta yanılmış olayım. Bu durum, gene de Updike’ın yazısıyla Ferit
Orhan Pamuk’un “Kar” adlı kitabı için “gavur parasıyla beş para etmez” demiş
olduğunu kanıtlamaz.
4)
“Attenuated”, "cılızlaşmış" ya da "zayıflamış" demektir.
Yapılan bir eleştiride yaptığım çeviride “değersizleşmiş” sözcüğünü kullanmam
gerektiği söylendi.
Bir an için yapılan eleştirinin haklı olduğunu varsayarak, önerilen
“değersizleşmiş” sözcüğünü “cılızlaşmış” sözcüğüyle değiştiriyorum.
>>Eğer zaman zaman “Kar” değersizleşmiş ve donuk görünüyorsa...<<
diye bir cümlecik çıkıyor ortaya. John Updike’a göre, “Kar” romanı eğer zaman
zaman “değersizleşmiş” ise, o zaman Yalçın Küçük’ün iddia ettiği gibi John
Updike “Kar” romanı hakkında “beş para etmez” demiş olamaz. Çünkü çıkarsama
yaparak şunu söyleyebiliriz: bir roman zaman zaman değersizleşiyorsa, demek ki
o roman zaman zaman da değerlidir.
5) John Updike’ın yazısının baş taraflarında, romanın kahramanın adı Ka’dır
deniyor, romanın adı “Kar”dır deniyor, romanın mekânının Kars olduğu
belirtiliyor. Ferit Orhan Pamuk’un “Kar” adlı romanında buna benzer bir sürü
sözcük oyunu olduğunu düşündüğünden olsa gerek, John Updike, “Maureen Freely’nin
çevirisi akıcı ve baştan sona anlaşılır olmasına rağmen, Türkçe okunması daha
iyidir belki" diyor.
6) John Updike, "Türkiye’de dürüstçe yazmak cesaret gerektirmektedir"
diye yazarken, Ferit Orhan Pamuk’un yeterince cesur olmadığına gönderme
yapıyor. Fakat bu cesaretsizliğini mazur görüyor.
Yalçın Küçük’ün adını zikretmediği öbür “büyük” eleştirmen Christopher Hitchens
ise Ferit Orhan Pamuk’un cesaretsizliğini mazur görmüyor. Daha cesur olması
için Ferit Orhan Pamuk’u yönlendiriyor. Christopher Hitchens’in yazısından
aktarıyorum: >>However, courage is an element that this novel lacks. Some
important Turkish scholarship has recently attempted an honest admission of the
Armenian genocide and a critique of the official rationalizations for it. The
principal author in this respect is Taner Akcam, who, as Pamuk is certainly
aware, was initially forced to publish his findings as one of those despised
leftist exiles in Germany—whereas from reading Snow one might easily conclude
that all the Armenians of Anatolia had decided for some reason to pick up and
depart en masse, leaving their ancestral properties for tourists to gawk at. As
for the Kurds, Pamuk tends to represent them as rather primitive objects of
sympathy<<
Christopher Hitchens’in yazısından alıntıladığım bölümün tarafımdan yapılmış
çevirisi şöyledir: “Nasılsa, bu romanda eksik kalan bir elementtir cesaret.
Bazı önemli Türk akademisyenleri yakın zamanlarda Ermeni Mezalimi’ni dürüstçe
kabullenme ve resmi gerekçelendirmeleri eleştirmeye çalışmışlardır. Bunların
arasında en başta gelen yazar Taner Akçam'dır, ki Pamuk'un bildiği gibi Akçam
araştırma sonuçlarını nefret edilen bir solcu olarak sürgünde, Almanya’da
yayınlamak zorunda kalmıştır. Oysa Pamuk'un Kar romanını okuyanlar sanki
Ermeniler bir gecede herhangi bir nedenden dolayı bütün eşyalarını toplayıp
Anadolu’yu topluca terk etmiş de, atalarından kalan mülkleri turistlerin aval
aval bakması için geride bırakmışlar gibi bir sonuca kolayca varabiliyor. Orhan
Pamuk Kürtleri ise sempatimizin ilkel nesneleri gibi yansıtmaya
meyletmektedir”.
John Updike’ın ve Christopher Hitchens’in yazdıkları, Ferit Orhan Pamuk’a Nobel
Edebiyat Ödülü alması için daha cesur olması gerektiğini telkin ediyor.
Nitekim, Ferit Orhan Pamuk’un daha sonra verdiği demeçler de, John Updike ve
Christopher Hitchens’in tavsiyelerini uyguladığını ve Ferit Orhan Pamuk’un bu
demeçlerin akabinde “başarı” kazandığını gösterdi.
(ismail
aksoy)
Anatolian Arabesques
A modernist novel of contemporary
by John Updike
http://www.newyorker.com/archive/2004/08/30/040830crbo_books?currentPage=1
Orhan Pamuk’s new novel, “Snow” (translated from the Turkish by Maureen Freely;
Knopf; $26), abounds with modernist tracer genes. Like Proust’s “Remembrance of
Things Past,” it bares its inner gears of reconstituted memory and ends by
promising its own composition. Its hero, a poet, goes by the name of Ka, a
hard-to-miss allusion to Kafka’s K., the hero of “The Castle.” Its setting, the
forlorn provincial city of Kars—though kar means “snow,” Kars is an actual
place, in Turkey’s northeastern corner, near Armenia; it was destroyed by
Tamerlane in 1386 and occupied by Russia off and on in the nineteenth and early
twentieth centuries—suggests, in four hectic days during which the city is
snowbound, the mountainous, debate-prone microcosm of Thomas Mann’s sanatorium
in “The Magic Mountain,” with a lethal whiff of Dostoyevsky’s unnamed “our
town” in “The Possessed.” The airy spirit of postmodernism also haunts the
shadows and spiral staircases of Pamuk’s intricate narrative. Like Italo
Calvino, Pamuk has a passion for pattern-making; he maps
The comedy of public events, where protest and proclamation rapidly age into
melodramatic cliché, overlays certain tragic realities of contemporary Turkey:
the poverty of opportunity that leads unemployed men to sit endlessly in
teahouses watching television; the tension between the secularism established
by Kemal Atatürk in the nineteen-twenties and the recent rise of political
Islam; the burning issue of women’s head scarves; the cultural divide between a
Westernized élite and the theistic masses. In its geography,
Ka, a forty-two-year-old, unmarried Istanbul native who for twelve years has
lived as a political exile in Germany, comes to Kars, which he briefly visited
twenty years ago, in order to investigate and report on, for a friend’s
newspaper, a local epidemic of suicide among young women, and to look up a
university classmate, the beautiful Ipek, who, he has learned, is separated
from her husband, Muhtar. Muhtar, another old acquaintance, is running for
mayor; this election is one of the threads that are all but buried in the
subsequent days beneath a veritable blizzard of further complications and
characters. The Anatolian venue, its deteriorating architecture poetically
redolent of former Armenian and Russian inhabitants, is populated by Turks
whose names have, to an American reader, a fairy-tale strangeness: Ipek,
Kadife, Zahide, Sunay Zaim, Funda Eser, Güner Bener, Hakan Özge, Mesut, Fazil,
Necip, Teslime, Abdurraham Öz, Osman Nuri Çolak, Tarkut Ölçün, and (Ka’s full
name, which he suppresses) Kerim Alakusoglu.
In his temporary role of journalist, Ka is given access to a succession of
local viewpoints, ranging from that of the deputy governor (who tells him, “If
unhappiness were a genuine reason for suicide, half the women in Turkey would
be killing themselves”) and the benign religious teacher Sheikh Saadettin
Efendi to that of the outlaw terrorist Blue and Ipek’s sister, the
scarf-wearing Kadife, who in the end proposes that women commit suicide to show
their pride: “The moment of suicide is the time when they understand best how
lonely it is to be a woman, and what being a woman really means.” Early in Ka’s
visit, Ipek tersely sums up the situation for him: “The men give themselves to
religion, and the women kill themselves.” When he asks why, she responds with
“a look that told him he would get nowhere by pressing her for quick answers.”
But the question, in the course of more than four hundred pages, pales beside
more vividly animated issues: Ka’s revived ability to write poems; his tortuous
campaign to persuade Ipek to marry him and join him in the marginal existence
of an exiled Turkish poet in Frankfurt; his debates with several young students
(Necip, Fazil) at the Kars religious high school over whether or not he and
other Europeanized Turks are inevitably atheists; and, in the most
farcical-tragical twist of plot, a violent Kemalist (pro-secular,
anti-political-Islamist) coup in the snowbound municipality, engineered from
the stage by the veteran itinerant actor Sunay Zaim.
Ka, who on his first day in Kars witnesses the assassination of an education
official who had forbidden head scarves, becomes increasingly involved in
many-sided intrigues and shuttles back and forth like the hero of a thriller;
but he is not believable as such, possessing, as he does, a preoccupying ear
for the poems being dictated to him by a higher power and a constant concern
with his own uncertainties. Does he believe in God or not? Is happiness worth
having? He decides, after an ecstatic interlude with Ipek, that “the greatest
happiness in life was to embrace a beautiful, intelligent girl and sit in a
corner writing poetry.” But even this unexceptional conclusion melts away under
his doubts: he foresees that in
Dithering, reflective Ka, the embodiment of Turkish ambivalence, is, we learn,
a Gemini. He acquires a neartwin (this author has a weakness for near-twins,
for men who interpenetrate each other, like the seventeenth-century Italian
slave and his Muslim master in “The White Castle,” or like Necip and Fazil in
this novel) when “Orhan the novelist” takes on an increasingly voluble
first-person voice and presence. Orhan, it turns out, has travelled to
Even if your mother came down from heaven to take you into her arms,
Even if your wicked father let her go without a beating for just one night,
You’d still be penniless, your shit would still freeze, your soul would still
wither, there is no hope!
If you’re unlucky enough to live in
The unlucky, however, protest: during a political meeting that pathetically,
comically, endearingly struggles to frame a statement for the Frankfurter
Rundschau, a passionate young Kurd cries, “We’re not stupid, we’re just poor!”
He goes on, “When a Westerner meets someone from a poor country, he feels deep
contempt. He assumes that the poor man’s head must be full of all the nonsense
that plunged his country into poverty and despair.” The author himself,
arriving at what he terms “perhaps … the heart of our story,” asks:
How much can we hope to understand those who have suffered deeper anguish,
greater deprivation, and more crushing disappointments than we ourselves have
known? Even if the world’s rich and powerful were to put themselves in the
shoes of the rest, how much would they really understand the wretched millions
suffering around them? So it is when Orhan the novelist peers into the dark
corners of his poet friend’s difficult and painful life: How much can he really
see?
Thus the aesthetic and private passions so crucial to Ka double back, in a way,
upon politics. Empathy knits a society together as well as enables works of
imagination. But do the rich and powerful, having once imagined their way into
the shoes of the less fortunate, change course and renounce all they have, as
both Buddha and Jesus advised? And would it do enough good if they did? Is not
conflict, between classes and nations both, often between groups that
understand each other all too well? They compete for the same prize, the same
land, the same control of resources. Pamuk’s conscience-ridden and carefully
wrought novel, tonic in its scope, candor, and humor, does not incite us, even
in our imaginations, to overthrow existing conditions in
“I learned everything they taught us about Islam, but then I forgot it. Now
it’s as if everything I know about Islam is from The Message—you know, that
film starring Anthony Quinn.” Ka smiled. “It was showing not long ago on the
Turkish channel in
“Yes.”
“Because I want to read you my poem again,” said Ka, as he put his notebook
into his pocket. “Do you think it’s beautiful?”
“Yes, really, it’s beautiful.”
“What’s beautiful about it?”
“I don’t know, it’s just beautiful,” said Ipek. She opened the door to leave.
Ka threw his arms around her and kissed her on the mouth.
Maybe—though Maureen Freely’s translation is fluent and lucid throughout—it
reads better in Turkish. If at times “Snow” seems attenuated and opaque, we
should not forget that in