Yalçın Küçük Sözlüğü

Yalçın Küçük Sözlüğü
Hazırlayan: İsmail Haydar Aksoy
http://ecnebiedebiyat.wordpress.com
http://www.antoloji.com/ismail_aksoy
http://ismailaksoy.blogcu.com
http://ismailhaydaraksoy.blogcu.com
________
Kaynakça:
EH: Estetik Hesaplaşma, Tekin Yayınevi, Şubat 1987. İstanbul.
________
Afrika: Türkiye’de piyasa özen istemiyor. Piyasa acele mal istiyor:
Böyle bir hayatın ondördüncü yüz yılda iki Afrika kabilesi arasında
geçmiş bir savaş kadar önemi vardır ancak. Yüz bin zenci korkunç acılar
içinde ölüp gitmiş de olsa bu savaş dünyanın kaderinde de en ufak bir
değişikliğe yol açmamıştır”. Mal’ın ilk sayfasında bu iki cümle de yer
alıyor. İletişimin pervasız çeviricisi ve iletişimin varsa sorumsuz
çeviri denetleyicisi, iki kabile arasındaki savaşta ve nüfusun çok daha
seyrek olduğu ondördüncü yüz yılda, yüz bin zencinin canına kıymaktan
çekinmiyorlar. İkisine de, iki kabile arasındaki bir savaşta yüz bin
ölüm çok görünmüyor; saymasını bilmedikleri sonucu çıkıyor. Kabileleri
büyütmekten ya da ölü sayısını küçültmekten başka yol yok; aslı
yardımcı oluyor. Çünkü aslında kabile değil, kingdom, krallık sözcüğü
yer alıyor. Afrika denilince akıllarına yalnızca kabile geliyor; tarih
kitapları Afrika’da krallıklardan söz ediyor (EH, 109).
Ahlak: Özgür insan ahlaklıdır; özgürlük, bir eylemler demeti oluyor.
Özgür olmayana ahlak gerekmiyor. Ahlaklı olmayan özgürlüğü ne yapacak;
taş’ın ahlakı yok. Olmuyor. ... Ahlak, eyleme geçirilmiş bir damardır.
Dik tutuyor. ... Ahlaksız yaşam bir yüktür; ahlaksızlıkta eylem, pelte
olarak çıkıyor. Ahlak her eylemi zorunluluk’a götürüyor. Zorunluluk’a
yürüyen eylemler dizgesi, coşku yaratıyor (EH, 15). Taş’ın ahlakı yok;
başını kaldırmayan ahlaksız oluyor. ... Ahlak, sonradan kazanılıyor.
Ahlak, sonradan kaybedilebiliyor (EH, 16). ... “Bizim” için ve bu arada
benim için ahlak, bir “zorunluluğa koş emri” durumundadır; yaşamın can
damarı, bu dünyada cennet için koşmak oluyor (EH, 22). ... “Ahlaklılığı
örneklerle göstermeyi istemek, ahlaklılığa yapılabilecek en büyük
kötülüktür”. Kant’ın bu yargısının geçerliliğini koruduğunu
düşünüyorum. Ahlak örnekler halinde formüle edilemez; her zaman eylemin
bir damarı olarak var olabiliyor. Ahlak ve ahlak düşüncesinin
parametreleri olan “iyi” ve “kötü” değerleri, hem toplumdan topluma ve
hem de toplum içinde zamandan zamana değişiyor. Büyük toplumsal
hareketlilikler, büyük salgınlar, büyük ve uzun savaşlar, devrimci
durum, devrimler, tek sözcükle eylem yoğunlukları var olan ahlak’ı
siliyor; yenisinin ip uçlarını veriyor. Ahlak öncelikle, yeni
eylemlerin zenginliğinde yazılıyor (EH, 34).
Ahlak
koyucu: Friedrich Nietzsche’nin bir ahlak koyucu olduğundan kuşku
duymuyorum. Ancak insana karşı bir ahlak geliştirmeye çalışıyor (EH,
19).
Ahlak silicisi: Ahlak’ın silicisi korku’dur. ...
Açlık korkusu, işsizlik korkusu, hapis korkusu, savaş korkusu ve
giderek ölüm korkusu hep bir ahlak silicisi işlevini üstleniyorlar (EH,
17). ... İnsanımız çözülmeye yüz tuttu. 1970 yıllarının ikinci
yarısında bir kuantum fizikçisinin objesi görünümündeydi;
hareketliliğinden çıkan büyük enerjiyi iktidar perspektifine
aktaramıyordu. Ölüm, işsizlik, hapis ve idam; bellekleri ve varolan
ahlakı silici işlevini görüyordu (EH, 51).
Ahlak yazıcılığı: Ahlak yazıcılığı ile roman yazıcılığı arasında bir bağ var; eyleme dayanıyor (EH, 34).
Ahlakçı: Her ahlakçı önce bir ahlak silicisi ve sonra da bir ahlak
yazıcısıdır; yalnızca mevcut ahlakı silmek, ahlaksızlığın
propagandasını yapmak oluyor (EH, 16).
Ahlaksız: Karaktersiz
karakter, ahlaksız kişi oluyor. ... Taş’ın ahlakı yok; başını
kaldırmayan ahlaksız oluyor (EH, 16). Taş’ın ahlakı yok. Hareket
etmiyor. Faşizm ahlaksızlık’tır; hareketsizlik peşinde koşuyor. (EH, 81)
Aidiyet: Aidiyet anlayışı, her türlü denetimi ve tartışmayı ortadan kaldırıyor (EH, 122).
Akıl: ... akıl, gözün bittiği yerde görme demek. Akıl, göz’süzlükte
daha çok var; “ben görmeyince daha çok görüyorum”. Ve her güzellik
karşısında “gözlerime inanamıyorum” (EH, 53). Tekelci aşama,
ayrılıkları algılayabilen bir aklı silmeye çalışıyor (EH, 121).
Akılsızlık: İnsanlar akıl yoluyla yapamadıklarını akılsızlığa havale
ediyorlar. Akıl yoluyla bir zaman bulamayınca, zamanı akılsızlığa
atıyorlar; dünya ve güneşin hareketine bağlıyorlar. Akılsızlıkta bir
kontrolsuzluk var. Evrende dünya ve güneşin hareketi kontrol
edilmiyor.Tanrı, bir akılsızlık’a yönelmedir; Tanrı, akılsızlık. ...
Tanrı, evren, rekabet; akılsızlıkta birleşiyorlar. Tanrı, evren,
rekabet, akılsızlık’la düzenleyici olmaya kalkıyorlar. Evren, hız’ı ve
rekabet de piyasayı düzenleme iddiasına sahip çıkıyor. Tanrı, her
ikisinin de düzenleyiciliğini reddediyor; dinleri aracılığıyla, zamanın
dışına çıkıyor ve piyasayı yasaklıyor (EH, 120).
An: Pratik zaman bir ölçü birimiyle ifade edilmediğinde “saniye” değil “an” ile ifade edilmesi gerekiyor (EH, 110).
Ansiklopedi: Bir yabancı ansiklopedinin Türkçeye çevrildiğini haber
veren reklamlarda Türk romancı ve sanatçılarının yabancı
ansiklopedileri sık sık kullandıkları açıklandı. Yazarlarımızın
ansiklopedi çalışmalarını hoş bir sürpriz sayıyorum; üstelik
ansiklopedik bilgileri, yazdıklarına aktarmayarak yazarlık
ustalıklarını da sergileyebiliyorlar (EH, 91).
Araplar:
Batılılar, klasik metinleri Araplardan öğreniyorlar. Orta Çağ
karanlık’tır; Araplar, siriyak uygarlığı kanalıyla İskenderiye’den
aldıkları Antik Çağ bilgisini, bütün Orta Çağ boyunca emanetlerinde
saklıyorlar. Antik bilgiye emanetçilik yapıyorlar; özgün katkıları yok.
Ancak ne katıp katmadıkları da bilinmiyor. Antikite’de olduğu türden
Arap emanetçiliği döneminde de şarih’ler bulunuyor; metinlere yorum
düşüyorlar. Zamanla metin ile yorum birbirinden ayrılmıyor; Haçlı
Seferleri ile Türkiye’ye ve Doğu Akdeniz’e gelen Avrupalılar,
yerleştikleri bu topraklarda, Orta Çağ boyunca üstü örtülmüş bir büyük
bilgi hazinesiyle karşılaşıyorlar. Avrupalılar, Antik Bilgi’yi,
Arapça’dan ve şarihlerden okuyarak öğreniyorlar (EH, 111).
Araştırma: Her araştırmanın kendi içinde, matematik bir söyleyişle, bir
lojistik eğrisi var. Bir noktadan sonra araştırmayı uzatmanın katkısı
minimal oluyor (EH, 122). Her araştırma yeni bir aşk’tır; bir serüven
olarak görüyorum. Her araştırma bir jungle’de ilk kez yürüyüştür,
bataklıkta kaybolma ihtimalini hep taşıyor. Ancak her araştırma, yola
çıkarken araştırma planında olmayan sürprizleri de getirebiliyor (EH,
123).
Araştırma konusu: Bir araştırıcı, araştırma konusunu
duymalıdır; bu araştırma dünyasına girmeden mümkün olmuyor. Araştırıcı,
araştırma uzayındaki aktörlere ve zaman zaman da nesnelere yakınlık
duyabilmelidir. Duymadan anlamak çok zor oluyor (EH, 104).
Araştırmak: Yazdığım alanda, görüşlerimi oluşturacak ölçüde araştırıyorum (EH, 122).
Arınmak: Bir sıcak ve bir soğuk; demir böyle çelik oluyor. Bir ateş ve
bir su; demirden çelik çıkıyor. Ateş ve su; arındırıyor. (EH, 13)
Ayrım: Bilim ve sanatta ayrımın yeri çok büyüktür (EH, 51).
Bağlılık: Tarikat’larda tarikat’a bağlılık, hepsinden önemlidir (EH, 122).
Barthes: Bir süreç içinde saygın ve gerekli bir yer, sürecin kendisi
yapılmak istenince, geri ve kaçkın bir konuma uzanıyor. Foucault bunu
yapıyor; Barthes aynı kaçkınlığı, edebiyattan ve eleştiriden içerdiği
silme amacını, Saussure’ün linguistiğinden göstergecilik’i çıkararak,
edebiyatı ve eleştiriyi makascı sinyallerine çevirmeye çalışarak
gerçekleştirmeye çabalıyor (EH, 127).
Başkaldırı: Tekelci
aşamada ahlak özgürlük’ü aşıyor; tekelci aşamada ahlak başkaldırı
oluyor. Başkaldırı, zamana ve mekana karşı eylemi anlatıyor; her
zamanda ve her mekanda nazır olmayı da içeriyor. Başkaldırı, Gök’e bir
dik çıkışı söylüyor (EH, 16).
Bestseller: Kapitalist dünyada
ve Türkiye’de bestseller, en iyi satan, bir tüketim malıdır.
Tüketiliyorlar ve atılıyorlar. ... Bestseller bir kitap, bestseller bir
sabundan farksızdır. İnsanı rahatlatır ve bir hafiflik sağlıyor; ancak
rakiplerine çok benziyor. Bestseller’in farkının fark edilmemesi
gerekiyor (EH, 91).
Bilim ve Sanat: Sanat ve bilim
ayrımlar üzerinedir. ... bilim kuru’dur ve sanat, yaş. Bilim, yalnızca
soyutlama oluyor ve sanat, soyutu somutun içinde veriyor. Sanatın daha
etkin olması buradan kaynaklanıyor; her algılama düzeyine ve bu arada
daha düşük algılama aşamalarına da hitap edebiliyor. ... Bilimle sanat
ilişkisi, etkinlik açısından kitap ile derslik ilişkisine benziyor.
Derslik canlıdır; kitap hiç bir zaman derslikteki kadar gerçeği
alıcısına götüremiyor (EH, 54).
Bilmek: Bilmek için sevmek zorunlu oluyor (EH, 117).
Bütüne bakmak: Bütüne bakmak, bilimde de, politikada da çok verimlidir.
... “Doğru” ideoloji, doğru olmayandan, bütüne bakıp bakmamakla
ayrılıyor (128)
Büyüme: Kanser hücre hastalığıdır ve hücrenin
aşırı ölçüde çoğalması olarak tanımlanıyor. Peki, hücrenin bölünerek
çoğalması bir büyüme değil mi? Kanser bir tür büyüme oluyor ve
Encyclopeadia Britanica, kanseri “hücre ve dokularda normal dışı ve
sınırsız bir yeni büyüme” olarak anlatıyor (EH, 133).
Coşku: Yaşam, coşku’dur (EH, 15). Yaşamdan coşku duymayan yaşamıyor. ... Tekelci aşamada, coşku direnç oluyor. (EH, 16).
Çeviri: Çevirici, çevirdiği insanın dünyasına girmek zorundadır.
Çevirici, çevirdiği insanın tarih dünyasına, politika dünyasına,
felsefe dünyasına, dil dünyasına, estetik dünyasına girmek zorundadır.
Eğer bu zorunluluk olmazsa, çevirme özgürlüğü de olmaz; Orta Doğu
Teknik Üniversitesi ya da Boğaziçi Üniversitesi mezunlarının hepsinin
çeviri yapabileceği inancı yayılır. Bu inanç, bir sağlıksızlık kaynağı
oluyor. ... Sözcük oyunlarının ön plana çıktığı metinleri deneyimsiz
çeviricilere vermek, bir hafiflik’tir. (EH, 105). İletişim’in bilgisiz
çeviricisi bunu da “Anna Karenin’e ne dersin?” diye aktarıyor. Çok
bilgisiz; Rusça bilmemesi önemli değil, Türkçe çevirilerinden Rus
romanları da okumadığı anlaşılıyor. Okumadığı için de Rusça’da
kadınların soyadlarının aile veya koca soyadına göre, ses uyumunu
sağlayan “-a” eki aldığını da bilmiyor (EH, 107). Bir çeviri için üç
bilgi gerekiyor. Bir: Bir yabancı dili bilmek zorunludur. İki: Çeviri
alanını, konuyu bilmek gerekiyor; herkes her alanda çeviri yapamaz. Hem
kuantum fiziğinde ve hem de sanat tarihinde çeviri yapmak kolay iş
değil; bunun ısrarla belirtilmesinin yararlı olacağına inanıyorum (EH,
114) ... Çeviri için, üçüncüsü, bir de Türkçe’yi bilmek gerekiyor (EH,
117). Bir parantez açarak ve bundan sonraki bölümde devam etmek üzere,
pervasız çevirenleri tamamlamak durumundayım: Burada “Oğuz” kod adıyla
sunduğum çeviri türünün Türkiye’de ilericiliğin taşınılmaz sorumsuzluğu
olduğunu belirtmem gerekiyor. Yapılan işin, kurtlu peynir satımından,
hayali ihracattan daha hafif olduğunu düşünemiyorum. Bu çeviriyi
yayınlayan yayınevinin kitaba ödediğim parayı adresime göndermesi
halinde kabul edeceğimi yazıyorum (EH, 131).
Domino Teorisi:
Amerika Birleşik Devletleri’nin bir “Domino Teorisi” var; Vietnam
düşerse, düşüşün burada kalmayacağı görüşünü içeriyor. Düşüş, domino
taşları türünden bir birini izleyecek; İran düşerse, Türkiye düşecek ve
Türkiye’nin arkasından Yunanistan kaybolacak (EH, 43).
Dönek: Yürümeyen yürüyene kin duyar. Dönek dönmeyene saldırır (EH, 7)
Ekzistansiyalizm: Ekzistansiyalizm, bir ölüm korkusuyla insanı
boşaltıp, bir varlık’a indirgedikten sonra, insanı kendi varlık’ına
bağlayarak özgürleştirmek istiyor. Özü silinmiş ve yalnızca varlık’a
indirgenmiş insan bir anlamsızlığa bağlanarak hareket edebiliyor; bu
bir ahlak’tır. Felsefe olmadığından kuşkum yok; bir ahlak yazıcılığı
olduğu konusunda kuşku duyuyorum (EH, 18). ... Jean Paul Sartre,
ekzistansiyalizminin bir humanizm olduğunu ileri sürerken, Nietzsche
ile karşılaştırıldığında çok daha haklı görünüyor; Sartre, mevcut değer
levhalarını silmeye kalkmanın ötesinde yalnızca bağlanmanın akıl dışı
olduğunu, anlamsıza bağlanan insan denilen varlığın özgürlüğe ve
gelişme yollarına ulaşabileceğini belirtmekle yetiniyor. Sartre,
kolektif insana olmasa bile bireysel insana güveniyor (EH, 19). Sartre
var olan ahlakı yeni bir düzenin zorunluluk düşüncesinden ayrı olarak
ve hızla silmek istediği için, savaştan doğan ölüm korkusuna
bağlanıyor. Camus de, ekzistansiyalizmi, Yabancı’da ve Veba’da hep ölüm
olgusu çerçevesinde kurmak zorunluluğunu duyuyor (EH, 17).
Eleştiri: Reklamcı cümleciklerini gazete sayfalarına alarak eleştiri
yapılmaz; “yeni, en yeni, en çok yeni” demek yerine, gerçekten yeni mi
ve ne ölçüde yeni olduğunu gösteren yazıları bulmak gerekiyor (EH, 36).
Eylülist Muhalifler: Eylülist’ler varsa, Eylülist Muhalifler de var.
Eylülist Muhalifler, marj’da eylülistler oluyorlar. Eylülist
Muhalifler’, marjinal eylülistler de diyebiliyorum. Kenarda duruyorlar;
dengeyi sürdürebilmek için küçük dozlarda katılıma hazır bekliyorlar.
Marjinal Eylülistler ya da Eylülist Muhalifler’in temel niteliğini,
Eylülist Sistem’in sonsuz küçük, infinitesimus müdahalelerle
değiştirilmesinden ve bu anlamda da korunmasından yana olmaları
belirliyor (EH, 22).
Eylülist yazıcılık: Eylülist yazıcılık
tepkisini doğurunca Batı’daki bestseller’leri Türkiye’ye getirme
politikası bir yayıncılık programı oldu (EH, 101).
Faşizm: Taş’ın ahlakı yok. Hareket etmiyor. Faşizm ahlaksızlık’tır;
hareketsizlik peşinde koşuyor. Faşizm, tarihin kaydettiği önceki dikta
uygulamalarından, korkudan kaynaklanmasıyla ayrılıyor. Faşizmin terörü,
kendisi terörize olmuş bir sınıfın, acımasızlık uygulamasıdır; faşizm,
kendi içinde çelişkilerini erteleyerek hızını arttırmış bir iktidarın,
iktidarını sallamış olanların hareketsizliğe boğma girişimi oluyor.
Korkunun hareketsizliği doğurması en çok faşizmde var. Hain, korkak’tan
çıkıyor; faşizm bir iç ihanet oluyor. Faşizm, egemen sınıfın kendi
içinde ve birbirine karşı ihanetine dayanıyor (EH, 81).
Foucault: Foucault, bilimi, bilimin çeşitli kaynaklarından yalnızca
birisine, arkeolojiye indirgemeye özeniyor. Kuşkusuz, bilimin kuru’luğu
karşısında, zorunluluğu ürkütücü bulunduğunda, bilimsel serüvenin bir
aşaması olarak son derece çekici olan arkeoloji veya arşiv araştırması,
bir kaçamak ve bir sığınak oluyor. Bir süreç içinde saygın ve gerekli
bir yer, sürecin kendisi yapılmak istenince, geri ve kaçkın bir konuma
uzanıyor. Foucault bunu yapıyor (EH, 127). Foucault’un yaptığı zamanına
göre ayrık görünmüyor: Foucault’un bilimi, yasa zorunluluğu çevresinde
dizilmemiş bulgulara, arkeolojiye, indirgeme çabaları, Marx’ı,
yararlandığı Ricardo’ya ve Hegel’e geri çevirme çabalarıyla aynı zamana
denk düşüyor. Foucault’un yaptığı bir antikacılık’tır (EH, 128)
Gelişme: Birey, zorunluluk’a mahkumiyet ile gelişiyor. (EH, 15)
Hain: Korkak, bir gün hain olacak (EH, 7). Hain, yalnızca kötü insan
değildir; kötü’dür, ancak aynı zamanda korkak. Her kötü hain değildir;
her hain mutlak korkak. Aramızdaki korkak, bir gün mutlak hain olacak.
En büyük korkak, yaşamaktan korkandır; en büyük hain yaşamaktan
korkandan çıkacak (EH, 52).
Hareket: Hareket sağlık’tır; hastalıkları siliyor (EH, 120).
Heykel: Yaratıcısını bile büyüleyen, kendinden geçiren heykeller
olduğu, kendi yarattığı heykelin büyüsüyle çekicini fırlatan
heykeltıraş olduğu bilinmiyor mu? (EH, 95)
Hümanizma: Haçlı
Seferleri ile Türkiye’ye ve Doğu Akdeniz’e gelen Avrupalılar,
yerleştikleri bu topraklarda, Orta Çağ boyunca üstü örtülmüş bir büyük
bilgi hazinesiyle karşılaşıyorlar. Avrupalılar, Antik Bilgi’yi,
Arapça’dan ve şarihlerden okuyarak öğreniyorlar. Zamanla aslına dönmek
ve Arapça’dan yapılan çevirileri Grekçe ve Latince’den yapılan
çevirilerle karşılaştırmak gereğini duyuyorlar. Hümanizmanın ve modern
insanın ve bu arada ilk aydınların doğuşuna denk düşüyor. Hümanizma,
filoloji, modern insan ve aydın, bir ölçüde de, çevirilerin
karşılaştırılmasından doğuyor; bunlara ilk eleştirilerin doğuşu olarak
da bakılabilir (EH, 111).
İdam Cezasını Savunmak: Hukuk
yanılgısına dayalı bir gerekçe ile idam cezasına karşı çıkmak, idam
cezasını savunmaktır (EH, 11).
İdeoloji: “Doğru” ideoloji,
doğru olmayandan, bütüne bakıp bakmamakla ayrılıyor. ... İdeolojinin,
bilimsel sonuçlarla çıkışması, bütünsellik ile ilgilidir (128)
İhanet: Ve insanın alçalmasının yazıcısı Kundera, ihanete doymayan
Sabina’yı icat ediyor. Önce en yakınındakine ihanet ediyor; babasına
ihanet ediyor ve doymuyor. .... Komünist Partisi’ne ihanet ediyor; yine
doymuyor. Her ikisine ihanet etmek için her ikisinin kabul etmediği bir
eksantrik aktörü koca seçiyor. Bu kez de kocasına ihanet ediyor. Ne
için ihanet ediyor? Dejenere yazıcı Kundera, yozlaşmış insanı model
yapmak istiyor. Sanat için sanat ne ise, Sabina için de ihanet için
ihanet o’dur; insan olmaktan korktuğu için ihanet ediyor (EH, 52).
İlerleme: Zorunluluk, ilerleme’dir. İlerleme, zorunluluk. Birey,
zorunluluk’a mahkumiyet ile gelişiyor. (EH, 15). İnsana güvenmek,
ilerleme’ye güvenmektir (EH, 19).
İlgilenenler: Eğer nesnede
bir süreklilik ve ilgide bir değişme varsa, nesneye değil,
ilgilenenlere bakmak gerekir. İlgilenenlerin değiştiği veya
değiştirildiğini düşünmek zorunlu oluyor (EH, 84).
İngilizce:
İngilizce eğitim dilinin yüksek okullarda da kullanılması, her zaman
karşı çıktım ve yine de karşı çıkıyorum, bu ülkede İngilizceyi
üniversite dili olarak kabul etmiyorum, çevirinin düzeyini düşürdü.
Doktor İngilizcesi veya mühendis İngilizcesi bilenler de dili biliyor
kabul ediliyor. Bilenleri çok değil; ayrıca çaba harcamaları gerekiyor
(EH, 116).
İnsana güvenmek: İnsana güvenmek, ilerleme’ye güvenmektir (EH, 19).
İyilik: En büyük işkencelere dayanabilen insanoğlu iyilikle yumuşuyor. (EH, 10)
Kanser: Kanser bir hücre hastalığı’dır; mutlaka birden fazla hücre
gerektiriyor. Tek hücreliler, kanser olamıyorlar. Çünkü tümör ancak çok
hücreli organizmalarda ortaya çıkıyor. Kanser için çok hücreli
organizmalara gerek olmasına bakarak bir kaynak, kanser için, evremin
laneti nitelemesini kullanıyor. Kanser hücre hastalığıdır ve hücrenin
aşırı ölçüde çoğalması olarak tanımlanıyor. Peki, hücrenin bölünerek
çoğalması bir büyüme değil mi? Kanser bir tür büyüme oluyor ve
Encyclopeadia Britanica, kanseri “hücre ve dokularda normal dışı ve
sınırsız bir yeni büyüme” olarak anlatıyor. Tanım veriyor: “Hücreler ve
dokular, bilinmeyen nedenle, normalden daha hızlı büyüdükleri, normal
dışı biçimler ve ölçüler aldıkları zaman ve normal türdeki
fonksiyonları durduğunda, kanseröz denirler”. (EH, 133).
Kelebek: Bilim, sanat, ilerleme, bir kelebek’tir; Türkiye’nin üzerinde uçuyor (EH, 29).
Kemal Tahir: Kemal Tahir, Milan Kundera’nın öncüsü oluyor. Parantezi
sürdürüyorum. Bir: Kemal Tahir’de insan sevgisi yok. Kundera’da hiç
yok. İki: Kemal Tahir’in, nerede ise, bütün roman kadınları sevicidir.
Kundera’nın bütün kitap kadınları ya efektif ya da latent sevici
oluyorlar. Üç: Kemal Tahir için roman, sürprizlerle dolu tarih
tezlerinin bir kılıfı sayılıyor. Kundera, yazdıklarının roman niteliği
tartışılmakla birlikte, roman’ı, siyasal görüşlerinin aracı olarak
görüyor. Dört: Kemal Tahir, Batı dillerine çevrilebilir bir dilde
yazmadığı için şanssızdır. Ancak Sovyetler Birliği’nin “cinayetleri”
konusunda, Kundera ile aşık atabiliyor. Tahir, Mustafa Suphi’nin
Lenin’in isteği ile boğulduğunu yazabiliyor (EH, 74).
Kontrolsuzluk: Akılsızlıkta bir kontrolsuzluk var. Evrende dünya ve güneşin hareketi kontrol edilmiyor (EH, 120).
Konuk: Konuk, onurdur. (EH, 7)
Korkak: En büyük korkak, yaşamaktan korkandır; en büyük hain yaşamaktan korkandan çıkacak (EH, 52).
Korkmazlık: Korkmazlık, barajları aşmaktır. ... Korku, yalnızlık ve acı
duymamak, ceset’i olduğu kadar Tanrı’yı da anlatıyor. Tanrılar korkmaz.
Cesetler korkmuyor (EH, 82)
Korku: Ahlak’ın silicisi
korku’dur. Korku, en büyük ahlaksızlık jeneratörü oluyor. İnsanlık için
en büyük korku, ölüm korkusu’dur; dinler, ölüm korkusundan
vazgeçmiyorlar. Açlık korkusu, işsizlik korkusu, hapis korkusu, savaş
korkusu ve giderek ölüm korkusu hep bir ahlak silicisi işlevini
üstleniyorlar (EH, 17). Korku hareketsizlik’tir. Korkak, taş kesiliyor.
Taş’ın ahlakı yok. Hareket etmiyor. ... Korkunun hareketsizliği
doğurması en çok faşizmde var (EH, 81).
Kundera: Çekoslovak
göçmen Milan Kundera, yozlaşmış bir yaratık’tır. Bütün yazılarında
insanlığın kazanılmış değerlerine karşı bir kemirme stratejisi
sürdürmesinin yanında, insanın değerlerini teker teker atmasını
istemesini bir yaşam yolu yapmaya çalışıyor (EH, 17). ... Eylülist
Muhalefet’in, Ahir Zaman Peygamberi saydığı Kundera, cennet düşüncesi
yerine “bok” felsefesini öne çıkarmak istiyor (EH, 23). ... Sıradan
insan, varlığına bir anlam kazandırabilmek için, bir kitsch’e
kapılanıyor; Kundera bunu öğretiyor (EH, 25). ... kendi köyünde bir
hiç, Paris’te ise peygamber sayılan Kundera şöyle buyuruyor:
“Proletarya diktatörlüğü mü, demokrasi mi? Tüketim toplumunun reddi mi,
üretimi artırma istekleri mi? Giyotin mi, ölüm cezasına hayır mı? Fark
etmez. Bir solcuyu solcu yapan, şu ya da bu kuram değil, herhangi bir
kuramı Büyük Yürüyüş denen kitsch’e yedirebilme yeteneğidir”. Büyük
Yürüyüş, ilerleme ülküsüne bağlılık, bir bok oluyor; Çekoslovak Göçmen
vaaz ediyor. (EH, 26). ... Yoz, soysuz peygamber taslağı Kundera,
edebiyatına ölçü olarak yalnızca bok’u alabiliyor. ... Kundera, başı
dik, mücadele eden insandan tiksiniyor. Ben Kundera’dan tiksiniyorum
(EH, 27). ... Kemal Tahir’i andırıyor. Müphem, müphem olduğu için
tutarsızlıklarını gizleyebilen, birbirini reddeden, ancak sarkık
oldukları için red’leri fark edilmeyen düşünceleri yan yana getirmeyi
roman sayıyor (EH, 33). ... Nietzsche, Sartre ile birlikte, Avrupa
ekzistansiyalizminin kurucusu sayılıyorlar. Sartre’ın kahramanları
boşalmayı biliyorlar; ancak neye bağlanacaklarını bilemiyorlar.
Sartre’de bağlanma düşüncesi ve gereği var; özgürlük ve gerçekleşme
oluyor. Kundera’da yalnızca boşalma ortaya çıkıyor. Kundera, Bengi
Hafiflik, öğretisini savunuyor. İnsanlara bitkisel yaşamı vaaz eden,
bir sahte peygambere benziyor (EH, 38). Milan Kundera, Sartre’ı alıyor,
kabalaştırıyor, daha mekanik yapıyor, daha çok zorluyor ve mantıksız
ucuna getiriyor (EH, 47). “İhanet. Küçük yaştan başlayarak babamız,
öğretmenimiz bize ihanetin düşünülebilecek en alçakça suç olduğunu
söyleyip dururlar. Peki ama nedir ihanet? İhanet setleri yıkmak
demektir. İhanet setleri yıkmak ve bilinmeyene doğru başını alıp
gitmektir”. Yozlaşmış Çekoslovak Göçmeni, ihanetin bir alçaklık değil
özgürlük olduğunu yazıyor. Koyduğu noktadan sonra hemen devam ediyor:
“Sabina bilinmeyene doğru başını alıp gitmekten daha harika bir şey
düşünemiyordu”. Kundera, ahlaksızlığın yazıcısı olarak ortaya çıkıyor
(EH, 51). ... Kundera, toplumun düzenlenebileceği bir yana tarihte
ilerleme olabileceği düşüncesini bile reddediyor. Yalnızca toplumu
değiştirmek istedikleri için faşistlere bile kızıyor; kızgınlığını,
faşistleri komünistlerle özdeş tutarak gösteriyor (EH, 56). ... Başsız
insan, Kundera’nın bir tutkusudur; insanı alçaltmanın bir kestirme yolu
oluyor (EH, 60). .... İnsanı alçaltmak için başlarını koparmak
gerekiyor. Kundera bunu yapmaktan geri kalmıyor (EH, 61). Köşe başında,
kan sızarak kaşından, cansız düşen bir yurttaş veya darağacında kopan
bir baş; Kundera’nın dünyasının dışındadır. Bir ülkü uğruna, bir
misyonu gerçekleştirmek için bir yurttaşın düşmesini veya bir başın
kopmasını anlaması mümkün değil; çünkü böyle düşen baş hâlâ diktir.
Alçalmanın yazıcısı, başın onurla düşmesi yerine, insan vücudunu
mekanik bir seksüel ayin için hazırlamak amacıyla, başın silinmesinden
yanadır. Seksin karaktersiz vücutlarla gerçekleştirilebileceğini vaaz
ediyor; seks, Kundera için, gerçek’e açılan tek yol oluyor (EH, 62).
Kundera, Türkiye’deki muskacı hocalara benziyor; en iyi muskanın,
müşterisi kadınların göbeğine yazılacağına inanan ve muska yazımını
unutup biraz daha ileri giden hocaları andırıyor. Kundera için erotizm,
ampirisizm türünden bir gerçek bulma yöntemi oluyor (EH, 65). ...
Üfürükçü Hoca Kundera, her türlü misyona karşı çıkıyor. Engels’in
kullandığı niteleme ile, insanı, bitkisel yaşama yeniden döndürmek
istiyor. Yalnız yirminci yüzyılın kazanımlarına değil, ondokuzuncu
yüzyılın getirdiklerine, aydınlanma çağına, Rönesans’a da karşı
çıkıyor. Kundera, karaktersiz karakterler icat ediyor. Her imajın
arkasından yaratıcısı görünüyor (EH, 71). Kundera ... evrenin
muhtarlığına hevesli ... Muhtar, bir ilkokul başöğretmeni ile mürşid
arasında bir yere giriyor. Muhtar için bilgiden çok bilgiçlik gösterisi
önemli oluyor. Muhtar, sezilmeyen tehlikeleri haber veren’dir; dünyanın
her yanından haber alıyor. Muhtarlığın birinci gizi, herkesin yatak
odasında olanları bile bildiği izleniminde yatıyor. Muhtarın kulakları
uzundur; herkesi dinleyebiliyor. Muhtar nefessiz’dir; ancak nefesini
herkesin ensesine dayıyor. Muhtarlar dedikoduyu seviyorlar. Muhtarlar
dedikodu ile felsefeyi karıştırıyorlar. Ellerine felsefe kitapları
aldıkları da oluyor. Felsefe kitaplarını, kutsal kitap türünden,
yalnızca ellerine alıyorlar. Okumuyorlar. Okudukları zaman okuduklarını
anlamıyorlar. Muhtarlar, anlamaya değil anlamadıklarını anlatmaya
düşkün oluyorlar. Bir de sebze çorbasını seviyorlar. Felsefe
artıklarından sebze çorbası yapmaya bayılıyorlar. Muhtarlığın ikinci
gizi, zaman zaman şaşırtmaya dayanıyor. Bu ikinci giz konusunda da,
Kundera, Kemal Tahir’e yaklaşıyor (EH, 73). Reklam dilini bir edebiyat
diline çeviren bir yazardır, Kundera. (EH, 78). ... 1980 başında
iktidara gelen Reagan’ın Yeni Soğuk Savaş politikaları etkisini
göstermiştir. Soljenitzin furyası geçmiş ve Soljenitzin, CIA’nin bile
kontrol edemediği bir ekzantrik durumuna düşmüştür. Kundera’yı, Batı
Avrupa ve Kuzey Amerika’da iktisat politikasında Friedmanizm adı
verilen, insanın ekonomiyi yönetebileceği düşüncesini reddeden,
insanları tekellerin acımasızlığına bırakan ekonomi politikacılarının
uygulanmasından, uluslararası politikada Reaganism olarak da nitelenen
gerginlik düzenlerinden ayrı düşünmek mümkün olmamalıdır (EH, 84).
Emperyalizme bir Kundera gerek; Murat Belge, Türkiye’ye ithal ediyor.
Ancak Kundera zanaatının sırrını Türkiye’den ithal ediyor. Yorgun
Savaşçı’da Kemal Tahir, “bir şeyin tabu olması için anlaşılması değil,
anlaşılmaması şarttır” diye yazıyor. Kundera bu düsturu iyi belliyor;
kitaplarında, erotik sahneler ve gazete haberlerinden aktarmalar
dışındaki sayfalar hiç anlaşılmıyor. Anlaşılmamak Kundera’yı Kundera
yapıyor (EH, 85). Kundera, bir bestseller’dir; bestseller’ler
rahatlatıcı tüketim mallarıdır (EH, 91). Batı’ya geçince, Batı’da
linguistikten kaynaklı yapısalcılığın egemen olduğunu görüyor; yapısal
kanser, sağlıklı her ilişkinin düşmanı yoz Kundera için de çekici
geliyor. Romanı bir linguistik gösteri olarak sayan modaya uygun olarak
sözcük oyunlarına ve sözcüklerden felsefe türetmeye prim veriyor (EH,
93). Kundera’nın çevrilmesine karşıtlığım yok. Kampanya yapılmasını çok
büyük bir sorumsuzluk sayıyorum (EH, 105). Her tarafı iltihaplı bir
topluma Kundera satılıyor (EH, 108).
Mahkum: Mahkum,
zamanı ve mekanı aşarak yaşıyor. ... Sanat, insanın yücelmesinin
sınırsızlığını yazmaya mahkumdur; hayvanlığın sanatı olmuyor (EH, 16).
Mahkumiyet: Yaşamak bir mahkumiyet’tir; insanlığın yücelmesinin sınırı olmadığına inanmakla başlıyor (EH, 16).
Nietzsche: Nietzsche’nin de bir filozof olduğunu düşünmüyorum. Marx,
“felsefi araştırmanın ilk gereği bir cüretli, özgür kafadır”, the first
necessity for philosophical investigation is a bold, free mind, diyor.
Nietzsche’de, bir ilk gereklilik olarak, bu var; cüretli ve sınır
tanımayan bir kafası olduğundan kuşku duymamak gerekiyor. Ancak
Nietzsche de, felsefenin temel ve tek konusu olan, doğru bilgi
edinmenin dinamiğiyle hiç ama hiç ilgilenmiyor. Sistematik olmaktan çok
uzak, bir sanatçı sezgisiyle insan üzerinde düşünmeye çalışıyor.
Nietzsche, bir ahlak yazıcısı olmak istiyor. Bu nedenle ölümü ortadan
kaldırmaya çalışıyor. Ebedi Dönüş ile ölüm korkusunu silmeye çalışıyor;
ancak insan’a güvenmiyor. İnsana güvenmediği için de ahlakının
öğelerini gelecekten ve zorunluluktan çıkarmıyor; geçmişte ve çözülmede
arıyor (EH, 18). ... Nietzsche, ilerleme’ye ve dolayısıyla insan’a
inanmıyor. Tekellerin egemenlik kurmaya başladığı bir dönemde yaşıyor;
tekellerin bireyleri sürüye çevirmeye başladığını görüyor. Bu görgü ve
hastalıklı bir yapıyla, tekellere cephe almak yerine sürüye dönüşen
kütlelere cephe almaya kalkıyor, sıradan insandan tiksinmeye başlıyor.
Friedrich Nietzsche, insanlığın ilerlemesine güvenemediği için, ahlak
modelini geçmişten çıkarıyor; insanların, burjuvazinin ortadan
kaldırdığı aristokratlar türünden güçlü olmasını vaaz ediyor. Friedrich
Nietzsche’nin bir ahlak koyucu olduğundan kuşku duymuyorum. Ancak
insana karşı bir ahlak geliştirmeye çalışıyor (EH, 19).
Oligopol piyasası: Burjuva servet kütlesi büyüdükçe, kütle içinde büyük
sayılar küçük sayılara dönüşüyor; burjuvazinin apolojetik
iktisatçıları, pek az rastlanır bir ikiyüzlülükle, bunu competition
among few, az sayı arasında rekabet, olarak nitelendiriyorlar.
Apolojetik “az sayı arasında rekabet”, tekelci aşamada rekabetin
sınırlandırılmasını ve ortadan kalkışını anlatıyor. Rekabete girişe
sınır koyuyor; oligopol piyasaları adı da veriliyor. Oligopol piyasası
sağlıksızlık’tır; ortam iltihaplı oluyor. Üniteler tümörlerle
donanıyor: Gövde tümörlere teslim oluyor. ... Oligopol piyasasında
üniteler büyürken, birbirlerinden farklı oldukları izlenimini
kesinleştirirken, bir birine benzemeye çalışırlar. Oligopol piyasaları,
benzerlikleri ayrılık olarak sunmaya dayanıyor; parazitik reklam
kampanyaları bu nedenle ön plana çıkıyor (EH, 121).
Oligopolistik ekonomi: Oligopolistik bir ekonomide kalite bataklıktır.
Enaz çaba yasası ve bunun özel bir durumu olan emek yasası, işlerliğini
yitiriyor. Kanseröjen büyüme, yeni piyasalar bulmak olarak ortaya
çıkıyor. İş yeni piyasalar bulmak’tır; kimse kimsenin mal’ını
kötülememeye özen gösteriyor (EH, 121).
Özgür insan: Özgür insan ahlaklıdır; özgürlük bir eylemler demeti oluyor. (EH, 15)
Özgürlük: Özgürlük, zorunluluğu bulma serüvenidir. .... Mahkumiyet
özgürlük’tür; özgürlük, mahkumiyet ile coşku oluyor. (EH, 15) ...
Bunları yazmak, benim yapmaktan geri kalamayacağım, bir görev’dir ve
aynı zamanda, bir özgürlük oluyor. Özgürlük, zorunluluğu arama serüveni
olarak ortaya çıkıyor (EH, 69).
Peygamberlik: Peygamberlik, bütün sanatların en eklektiğidir; tutarlılık peygamberlik sanatına ters düşüyor (EH, 25)
Piyasa: Türkiye’de piyasa özen istemiyor. Piyasa acele mal istiyor (EH, 109).
Piyasa kuralı: Yozluk içinde ne kadar kötüsünü piyasaya sürerseniz, o
kadar çok para kazanırsınız: Piyasa kuralıdır. Gazete mi
çıkaracaksınız? Gazete kavramından ne kadar çok uzaklaşırsanız o kadar
çok para kazanabiliyorsunuz (EH, 49).
Rekabet: Rekabet’in
akılla ilgisi yok ve büyük sayılar yasasıyla ilgisi var. Büyük sayılar
nankör olmuyor. Kütle büyük sayı’dır. Harekete gerek duyuyor (EH, 119).
... Rekabet, sonuç’u, enaz çaba ile sağlıyor. Rekabet akıllı bir
sonuç’a, akıllı olmayan bir yolla ulaşıyor. Hastalıklı ünitelerin
hastalıklarını, hastalıklı yanlarını veya toptan kendilerini ortadan
kaldırmalarını sağlıyor. Kütleyi oluşturan bireyleri yalınlaştırıyor,
esneklik kazandırıyor, yaşayabilir hale getiriyor. Rekabette kütlenin
bireyleri yarışçı’dır; yarış atı türüne giriyorlar. Emek yasası, enaz
çaba yasasının bir özel durumu oluyor. Burjuvazi, iktidarına
tırmanırken, birim üretimi en az emekle sağlama işlevini akıl yoluyla,
bireysel seçim ve irade ile gerçekleştiremiyor. ... Tanrı, evren,
rekabet; akılsızlıkta birleşiyorlar. Tanrı, evren, rekabet,
akılsızlık’la düzenleyici olmaya kalkıyorlar. Evren, hız’ı ve rekabet
de piyasayı düzenleme iddiasına sahip çıkıyor. Tanrı, her ikisinin de
düzenleyiciliğini reddediyor; dinleri aracılığıyla, zamanın dışına
çıkıyor ve piyasayı yasaklıyor. Piyasa rekabeti ortadan siliyor.
Rekabet aklı reddediyor ve piyasa, rekabetin kökünü kazıyor. Burjuvazi,
tırmandığı iktidara geliyor; yalnızca burjuva servetin kütlesi değil
teker teker üniteleri de büyüyorlar. Burjuva servet kütlesi büyüdükçe,
kütle içinde büyük sayılar küçük sayılara dönüşüyor; burjuvazinin
apolojetik iktisatçıları, pek az rastlanır bir ikiyüzlülükle, bunu
competition among few, az sayı arasında rekabet, olarak
nitelendiriyorlar. Apolojetik “az sayı arasında rekabet”, tekelci
aşamada rekabetin sınırlandırılmasını ve ortadan kalkışını anlatıyor.
Rekabete girişe sınır koyuyor; oligopol piyasaları adı da veriliyor
(EH, 120).
Reklam: Oligopol piyasaları, benzerlikleri
ayrılık olarak sunmaya dayanıyor; parazitik reklam kampanyaları bu
nedenle ön plana çıkıyor (EH, 121).
Roman: Roman,
insanın yücelmesi üzerine bir sanat kolu oluyor. İnsanın alçalmasını
ülkü sayan hiç bir sanat kolu bulunmuyor (EH, 28). Romanın Avrupa’da
bitmesi, bitmesi demek değil. Dünya Avrupa’dan ibaret sayılmıyor;
Türkiye’de roman yazılır (EH, 30). ... Ahlak yazıcılığı ile roman
yazıcılığı arasında bir bağ var; eyleme dayanıyor (EH, 34). ... Roman
yazıcılığı, eninde sonunda, bir eylemler dizgesi oluşturmakta
düğümleniyor. Tipler, birikmiş ve çelişik eylemlerin soyutlaması
oluyor; bu nedenle her romanda tiplerin gelişmişliği ile eylemlerin
dizgesi ters orantılı olarak ortaya çıkıyor. Gelişmiş, soyut ve ancak
sanatta olabiliyor, soyutluğu ölçüsünde de canlı karakterlere bezenmiş
romanlarda çelişik eylemlerin belirgin bir dizgesine gerek duyulmuyor.
Romanın bu vazgeçilmesi mümkün olmayan niteliği, sine qua non, ahlak
yazıcılarını roman yazıcılığına yaklaştırıyor. Tersinden de
söyleyebiliyorum: roman, eyleme dayalı bir anlatım kolu olduğu için,
her roman yazıcılığı, eninde sonunda bir tür ahlak yazıcılığını da
içeriyor (EH, 35). ... tekelci aşamada bireyin gelişiminin durmuş
olması, Batı’da roman konusunu başka yöre ve tarihlerden seçme
zorunluluğunu ortaya çıkarıyor (EH, 101). Batı’da roman, başka
çizgileriyle birlikte, bir dil oyunculuğunu seçmiş görünüyor. Bunu,
tekelci aşamada bireyin yadsınmasının yanında televizyon rekabetiyle de
körüklenen bir can çekişme deviniminde ortaya çıkan bir çaresizlik
olarak görüyorum. ... Batı’da romanı yazanlar da yazdıklarının dil
oyunu olduğunu açıkça söylüyorlar. Bu çıkarıldığında romanlarının
kalmayacağını belirtiyorlar (EH, 102). Roman çevirisinin bir genel
kültür olduğu okullarda okutulmuyor (EH, 109).
Sanat: Sanat,
insanın yücelmesinin sınırsızlığını yazmaya mahkumdur; hayvanlığın
sanatı olmuyor (EH, 16). Roman, insanın yücelmesi üzerine bir sanat
kolu oluyor. İnsanın alçalmasını ülkü sayan hiç bir sanat kolu
bulunmuyor (EH, 28).
Sartre: Sartre, var olan ahlakı yeni
bir düzenin zorunluluk düşüncesinden ayrı olarak ve hızla silmek
istediği için, savaştan doğan ölüm korkusuna bağlanıyor (EH, 17) ...
Sartre yalnızca sokaktaki insan için ve vulgar anlamda bir filozof
sayılabilir; sözcüğün teknik anlamında Sartre’a bir filozof ve
ekzistansiyalizme de bir filosofi demek çok zor görünüyor (EH, 18). ...
Nietzsche ve Sartre’ın filozof olmadıklarını tekrarlamak durumundayım.
Sartre’ın romancı olduğundan kuşku duyulmuyor (EH, 20). ... Sartre’ın
ahlak yazıcılığının roman yazıcılığından önce geldiğini söylemek
mümkün; öyle düşünüyorum. Romanı ahlak yazıcılığı için kullanıyor (EH,
35).
Sevmek: Bilmek için sevmek zorunlu oluyor (EH, 117).
Siyaset bilimi disiplini: 1930 yıllarında, Sovyetler Birliği’nde beş
yıllık sanayileşme planlarının yeni bir ekonomi kuruluşuna katkısı
saptandıktan, pyatlekt sözcüğü diğer dillere aktarıldıktan ve İkinci
Dünya Savaşı’ndan Sovyetler Birliği’nin de içinde bulunduğu tarafın
Nazi Cephe’sine galip gelmesinden sonra, Amerika Birleşik Devletleri,
Rostow’un Non-Communist Manifesto türünde ancak daha kalıcı
marksist-leninist öğreti karşıtı disiplinler geliştirmek gereği duydu.
Diyalektik yöntemin bir araştırma yöntemi olarak etkinliğini kırma
ihtiyacı, Batı’da üniversiter arayışların temel amaçlarından biri oldu.
Washington’da “political science” adıyla bir “bilim” uydurulması bu
zamana denk geliyor. (Siyaset bilimi disiplininin Türkiye’deki ilk
öğrencileri, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden asistan Tarık
Zafer Tunaya ile Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Bahri Savcı
oldular. Anayasa Hukuku asistanları, hukuk disiplinini tümüyle
bırakarak 1950 yıllarının başlarında, siyaset bilimini öğrenmeye
daldılar. Profesör Tunaya, bu yolun çıkmazını önceden görerek, tarih
araştırmalarını da ihmal etmedi. 1952 yılındaki siyasal partiler
üzerine doktora teziyle ismini bugüne kadar sürdürüyor. Profesör Savcı
ise meslek yaşamını, bugün kapanmış siyaset biliminde sürdürdü ve
tamamladı). Konusu ve yöntemi çok kuşkulu bu disiplin, siyaset bilimi
adıyla, Rostow’un Non-Communist Manifestosu türünde yayınlar
çıkarmasının yanında dünya üniversitelerine ders ve bölüm olarak girdi
(EH, 128).
Sorumsuzluk: İlericilik giysisinin her türlü
tembelliğin, sorumsuzluğun bir örtüsü yapılmasına “izin
vermeyeceğimizi” belirtmek zorunluluğunu duyuyorum (EH, 116).
Soruyu sorabilmek: Bilimde soruyu sorabilmek cevabın çok büyük bölümünü güvence altına almak demektir (EH, 84).
Şanssızlık: Şanssızlığım okumayı sevmemden ileri geliyor (EH, 123).
Tanrı: Tanrı, bir akılsızlık’a yönelmedir; Tanrı, akılsızlık. ...
Tanrı, evren, rekabet; akılsızlıkta birleşiyorlar. Tanrı, evren,
rekabet, akılsızlık’la düzenleyici olmaya kalkıyorlar. Evren, hız’ı ve
rekabet de piyasayı düzenleme iddiasına sahip çıkıyor. Tanrı, her
ikisinin de düzenleyiciliğini reddediyor; dinleri aracılığıyla, zamanın
dışına çıkıyor ve piyasayı yasaklıyor (EH, 120).
Tarih
tezleri ve roman: Türkiye’de tarih tezlerinin romanla anlatılması
anlaşılması mümkün ve aşılması gereken bir ilkellik oluyor. Yine
anlaşılabilir; başka ülkelerde de yapılıyor. Türkiye’nin ayrılığı tarih
ve zaman zaman bilimsel tezlerin yalnızca roman ile verilmek
istenmesinden geliyor. ... Türkiye’de roman okuyucusu, romanı tarih
veya siyaset tezi olarak okuma alışkanlığından kurtulamıyor (EH, 54).
Tarikat: Tarikat’larda tarikat’a bağlılık, hepsinden önemlidir.
Yalnızca tarikat mensubu olmak iyi’yi ve doğru’yu belirliyor.
Tarikatlar, oligopol firmaları kadar tümör büyütüyorlar. Aidiyet
anlayışı, her türlü denetimi ve tartışmayı ortadan kaldırıyor.
Tarikatları, tartışmayı ve katılımı ortadan kaldırdığı için reddetmek
gerekiyor. Tarikatlar, sağlıksızlığı üretiyorlar. Tekeller, tarikat
istiyorlar (EH, 122).
Tekelci aşama: Tekelci aşamada,
coşku direnç oluyor. Tekelci aşamada ahlak özgürlük’ü aşıyor; tekelci
aşamada ahlak başkaldırı oluyor (EH, 16). ... tekelci aşamada bireyin
gelişiminin durmuş olması, Batı’da roman konusunu başka yöre ve
tarihlerden seçme zorunluluğunu ortaya çıkarıyor (EH, 101). Tekelci
aşamada büyüme, tümör’dür; tümör ünitelerin büyümesi anlamına geliyor.
Oligopol piyasası, kendisini tümöre teslim ediyor. ... Tekelci aşamada
her şey ikiyüzlü’dür; dokunmamak açıkça dokunmamak oluyor. ... Tekelci
aşama, ayrılıkları algılayabilen bir aklı silmeye çalışıyor (EH, 121).
Tekeller: Tekel’ler, yaşam’ın coşkusunu alıyorlar. Tekeller, yaşam’ı,
direnç’e mahkum ediyorlar (EH, 16). ... ... Nietzsche, ilerleme’ye ve
dolayısıyla insan’a inanmıyor. Tekellerin egemenlik kurmaya başladığı
bir dönemde yaşıyor; tekellerin bireyleri sürüye çevirmeye başladığını
görüyor. Bu görgü ve hastalıklı bir yapıyla, tekellere cephe almak
yerine sürüye dönüşen kütlelere cephe almaya kalkıyor, sıradan insandan
tiksinmeye başlıyor (EH, 19).
Türkçe: Beğenmediğim Kundera’nın bile Türkçe’ye aslına uygun olarak aktarılmasını savunuyorum (EH, 105).
Umut: Öfkesiz umut olmaz. Umutsuz öfke duyulmuyor. (EH, 9)
Yabancı dil: Amerika Birleşik Devletleri’nde doktora yapmış, öğretim
üyeliği deneyimi yaşamış kimselerin Türkiye’de doçentlik ya da
profesörlük için girdikleri İngilizce dil sınavında başarısız oldukları
görülüyor; basına yansıyor. Şaşkınlık yaratıyor. Yaratmaması gerekiyor.
Olur. Bir fizik doçenti çok zaman bildiği yabancı dilde bir gazete bile
okuyamayabiliyor. “Devletçilik” sözcüğü, Türkçe için önemlidir;
İngilizce için, Britanya ve Amerika’da, hiç önemli olmuyor.
İngilizce’de devletçilik, Colbert uygulamalarından etkilenerek ve
Fransızca Etat sözcüğünden türetilerek “etatism” göstergesiyle
anlatıyor. Türkiye’de İngilizce bilen bir kimsenin “etatism” sözcüğünü
bilmesi bekleniyor; İngilizcenin yurdunda böyle bir gereklilik yok;
ayrıca bir çok sözlüğe de girmiyor. Eğer Türkiye’de, İngilizce ders
vermiş olsalar da, fizik profesörleri “etatism” sözcüğünü bilmezler ve
“statism” türünden bir sözcük buldukları zaman da saçmalamış olurlar.
Çeviri yapmadıkları sürece, bir fizik profesörünün etatism sözcüğünü
bilmemesi bir eksiklik değildir; dil bilmedikleri anlamına gelmiyor
(EH, 114).
Yapı: Yapı, structure, kavramı, son derece masum ve
yararlı bir kavramdır. Organizmayı ve işlevselliği anlatıyor.
İnsanoğlunun makinayı bulduktan sonra yapı kavramını bulması bir
hiç’tir; üzerinde durulmaya bile değmiyor. Yapı kavramı, linguistlerin
haberi olmadan, Saussure bir yana ve çok uzağa, Lévi-Strauss’tan en
azından yüz yıl öncesinde biliniyor (133).
Yapısalcılık:
Yapısalcılık bir tümör’dür. Linguistik’ten estetik’e sıçraması bir
metastas oluyor ... Yapısalcılık bir kanseröz durum oluyor.
Yapısalcılık, büyümenin ölüme neden olduğu, nadir vücut dışı olgulardan
birisini sağlıyor (EH, 133).
Yaşamak: Yaşamak, bir
mahkumiyet’tir; mahkumiyet bir coşku oluyor. ... Yaşamak bir ahlaktır;
ahlak ise bir rahatlama sağlıyor (EH, 15). Yaşamdan coşku duymayan
yaşamıyor. ... Yaşamak bir mahkumiyet’tir; insanlığın yücelmesinin
sınırı olmadığına inanmakla başlıyor (EH, 16). ... Yaşamak, yaşamın
dipsiz uçurumlarında dolaşmaktır; yaşamak ise karanlıklardan korkmamak.
Yaşamak, karanlıklarda görmekten korkmamak’tır; akıl, gözün bittiği
yerde görme demek. Akıl, göz’süzlükte daha çok var; “ben görmeyince
daha çok görüyorum”. Ve her güzellik karşısında “gözlerime
inanamıyorum”. Yaşamak, bir dünyaya gözleri kapamak ve bir başka
dünyaya bakmak’tır; yürek istiyor. Yaşamak, yeni bir dünyadan
korkmamak. (EH, 52).
Yozlaşmak: Ahlaksızlığın
propagandasının fazlası, insanın alçalmasının reklamcılığı olarak
ortaya çıkıyor. Buna yozlaşmak demek gerekiyor; yozlaşmış, sürekli
olarak alçalmayı seçiyor (EH, 17). Yozluk içinde ne kadar kötüsünü
piyasaya sürerseniz, o kadar çok para kazanırsınız: Piyasa kuralıdır.
(EH, 49)

